Ruh adını bulmak

Her gün bir filozof #3: Platon

2020.10.05 20:27 okkboomerrrr Her gün bir filozof #3: Platon

Dünyada üniversite düzeyindeki ilk kurumlardan biri olan (ve bu kurumlara günümüzdeki adını veren) Akademi'nin kurucusu olan ve düşünce tarihinde bir dönüm noktası teşkil eden Platon, felsefe ve bilim tarihindeki pek çok tartışmanın temellerini atmıştır.
Hayatı
Platon'un hayatıyla ilgili hemen hemen hiç kaynak bulunmamaktadır ve hakkındaki pek çok rivayet milattan sonra 3. yüzyılda (yani Platon öldükten 5 yüzyıl sonra) pek çok filozofun biyografisini yazan Diogenes Laertios'a dayanmaktadır. Diogenes Laertios Platon'un asıl isminin dedesinin adı olan Aristokles olduğunu, Platon'nun iyi bir güreşçi olduğunu, 'geniş' anlamına gelen 'Platon' isminin güreş hocasının taktığını, göğsü, omuzları, çenesi ya da alnı geniş olduğunu için taktığı bir lakap olduğunu aktarmaktadır.Milattan sonra birinci yüzyılda yaşamış olan Seneca ise Platon'un göğsünün geniş olduğu için ona bu lakabın verildiğini söylemektedir. 'Platon' ismi o dönemde yaygın bir isimdir, fakat eğer lakapsa bile Platon bütün eserlerini bu adla yazmıştır, yakın zamanda 'en itibarlı' anlamına gelen Aristokles isminin sonradan biyografi yazarlarının uydurması olduğu ve Platon isminin asıl adı olduğu da iddia edilmiştir.
Diogenes Laertios Platon'un doğum tarihini kendi tahminlerine göre 428/7 yıllarına yerleştirmiştir ancak günümüzde Platon'un Yedinci Mektup'undan yola çıkarak 424/3'te doğmuş olması gerektiği düşünülmektedir.
Platon'un hayatı hem Atina için hem de bütün Antik Yunan Medeniyeti için oldukça büyük değişimlerin yaşandığı bir döneme denk gelmiştir. Antik Yunan Medeniyeti milattan önce beşinci yüzyılda Ege denizinin iki tarafına, Marmara ve Kara Deniz kıyılarına, Sicilya ve Güney İtalya'ya yayılmış, Doğu Akdeniz kıyılarında da oldukça etkili olmaya başlamıştır.
Dönemin varlıklı ailelerinin çocukları gibi Platon da gramer, müzik ve spor eğitimi alarak büyümüş olmalıdır, ancak o dönemin gramer ve müzik eğitimi günümüzün müzik, şiir, dil bilgisi, edebiyat, tarih gibi konularını, spor da beden eğitiminin yanı sıra savaş talimlerini de kapsamaktaydı.
Eserleri
Platon'un eserleri kronolojik olarak üç gruba ayrılabilir:
İlk: Sokrates'in Savunması, Charmides, Crito, Euthyphro, Gorgias, Hippias (minor), Hippias (major), Ion, Laches, Lysis, Protagoras
Orta: Cratylus, Euthydemus, Meno, Parmenides, Phaidon, Phaedrus, Devlet, Şölen, Theaetetus
Son: Critias, Sofist, Devlet Adamı, Timaeus, Philebus, Yasalar
İdealar Teorisi
Platon'un felsefesi temel olarak Phaidon'da açıkladığı algılanan şeylerle düşünülen şeyler arasındaki ayrıma dayanır. Bilginin nesnesinin, yani bilebileceğimiz şeylerin yalnızca düşünülen şeyler olabileceğini söyleyen Plato, algıladığımız şeylerin ancak kanıların, kanaatlerin, görüşlerin, sanıların nesnesi olabileceğini iddia eder. Heraklit'ten etkilenerek algıladığımız her şeyin durmadan değişim içinde olduğunu, fakat bilginin değişmeyen, sabit bir şey olması gerektiğini, dolayısıyla bilgiye ancak düşüncede ulaşılabileceğini düşünmektedir.
Antik Yunanca idea eidos "görünen" demektir ve buna ek olarak, 'form, biçim, tür' anlamları da vardır. Devlet kitabında Platon güzel olan pek çok şey gördüğümüzü, bunlarda ortak olan güzel diye bir şeyin var olduğunu, bu nesnelerin ne kadar güzel oldukları değişirken onlarda ortak olan güzelin değişmeyen, mutlak ve tam anlamıyla güzel, "güzelin kendisi" olduğunu iddia eder. Bu anlamda idealar algıladığımız nesnelere algıladığımız özelliklerini kazandıran, o özelliklerin "kendisi" olan mutlak değişmeyen düşünce nesneleridir.
Ancak idealara ulaşmanın nasıl bir şey olduğu çok açık değildir. Platon ideaların ne olduğunu söylemektense onları ve onlarla ilgili çeşitli özellikleri var sayar.
Platon ideaların algıyla kavranamayacağını iddia ettiği fakat var olan nesneler olduklarını söylediği için pek çok insan tarafından "idealar dünyası" diye "üçüncü bir dünyanın" (algısal ve zihinsel dünyaya ek olarak) varlığını iddia ettiği şeklinde yorumlanmıştır, fakat bu yorum yanlıştır çünkü Platon hiçbir metinde ideaların hacme sahip uzayda yer kaplayan cisimler olduğunu iddia etmez, dahası algısal ve zihinsel olan şeylerin de iki ayrı "dünya" olduğunu iddia etmez, tam tersi Timaeus'ta yalnızca bir evrenden bahseder.
İdea nedir sorusuna Platon'un cevabı "gerçek olan şey" gibi görünüyor. İdeaların zamandan ve mekandan bağımsız, tümel, mükemmel, mutlak, değişmeyen, ortaya çıkmayan veya yok olmayan fakat yalnızca "var" olan şeyler olduğunu, ancak soyut düşünce yoluyla, saf akıl ile bilinebileceklerini, varoluş halindeki algıyla kavranan her şeyin ve onlara dair bilgimizin nedeni olduklarını söylemiştir.
Ruh
Platon'nun Devlet diyaloğunda tasvir ettiği üç bölümden oluşan ruh tarih boyunca insan doğasını anlamlandırmaya çalışan pek çok düşünceye temel teşkil etmiştir. Platon ruhun akıl, duygular ve arzulardan oluştuğunu söyler, fakat bu kelimelerin anlamları onun terminolojisinde biraz daha farklı anlamlara sahiptirler. Platon'un ruh için kullandığı kelime psüke aslında daha çok "canlılık veren şey" anlamına gelmektedir ve ilk defa Platon aklın canlılık veren psükeden kaynaklanan bir şey olduğunu ileri sürmüştür.Ondan önce aklın daha çok "yürekle", "kalple", "duygularla" ilgili olduğu düşünülmekteydi.
Ruhun Ölümsüzlüğü: Phaidon
Phaidon diyaloğu, Sokrates idama mahkûm edildikten sonra zehir içirilerek öldürülmeden hemen önceki saatlerde yakınlarıyla son anlarını anlatır. Tartışmanın konusu ruhun ölümsüzlüğüdür çünkü ruhun ölümsüz olduğuna dolayısıyla ölümün yok olmak olmadığına inanan Sokrates ölümüne hiç de üzülmemektedir, üstelik arkadaşlarının onu kurtarıp başka şehre kaçırma tekliflerini de reddetmektedir.
Dostları da Sokrates'e ruhun ölümsüzlüğünden nasıl bu kadar emin olabildiğini sorarlar. Sokrates ideaların varlığına inandığını, bütün düşüncesinin bunun üstüne kurulu olduğunu söyler, ruh da idealar gibi algısal değil düşüncede bir şeydir, idealar gibi değişmeyen, mutlak ve mükemmeldir dolayısıyla zamandan ve mekandan bağımsız olmalı dolayısıyla da doğumu ve ölümü olmamalıdır (üçüncü argüman: benzerlik argümanı). Ayrıca ruh canlılık veren şeyse, canlılık veren şeyin kendisi nasıl canlılıktan yoksun kalıp ölebilir?
Ruhun Parçaları: Devlet ve Phaedrus
Fakat Devlet diyaloğuna geldiğimizde ruh bedenle daha iç içe anlatılan ve Phaidon'daki gibi 'bir' olsa da, parçalarından bahsedilen bir şeydir. Aslında sadece akıl ruhun "ideal" bileşenidir, Phaidon'da Sokrates, öldüğünde bedenin bütün sıkıntılarından kurtulmuş "saf akıl" olarak gerçek filozoflarla öbür dünyada sonsuza dek gerçeği konuşmaya gideceğine inanmaktadır.
Fakat Devlet diyaloğunda ruh, bedenin toplum içindeki aktif faaliyeti içerisinde değerlendirilirken ruh bedenin etkilenimleriyle beraber açıklanmaktadır. Platon en baştan ruhta birbirine zıt etkilenimler olduğunu, fakat birbirine zıt etkilenimlerin kaynağının aynı olamayacağını, dolayısıyla ruhta birbirine zıt etkilenimlere yol açan farklı kaynaklar olması gerektiğini savunur.
Örneğin acıktığımız için yemek yemeyi isteriz ancak aynı anda (mesela yemeği beğenmediğimiz için) yemek yemeyi istemeyebiliriz. Arzular (ἐπιθυμητικόν) Platon'a göre akla en uygun olmayan etkilerdir, onlar en maddesel şeylerin peşindedir, daha çok bir çeşit maddeye dönük 'dürtü', "kaba iştah" olarak anlaşılırlar, cinsel haz isteği, açlık, susuzluk bunlardandır. Platon arzuların doyuruldukları organlara denk gelen bel ve kasıklardan kaynaklandığını söyler. Duygular (θυμοειδές) ise Platon'a göre bizim duygu diyeceğimiz her şeyi kapsamaz, daha çok bir çeşit cesaret enerjisi, öfkeyle birlikte gelen güç, bir kuvvet etkileniminden bahsetmektedir, zaten thumos kelimesi daha çok "yürek" olarak çevrilebilecek bir anlama gelmektedir ve Platon thumosun göğüsten kaynaklandığını söyler.
Akıl ise ruhun gerçeği arayan ve onu bulmak için çabalayan kısmıdır, ruha esas yön vermesi gereken akıl olduğu için vücuda esas yön vermesi gereken yerde yani beyindedir. Phaedrus diyaloğunda Platon ruhun doğru yönetimini açıklamak için at arabası metaforunu verir: arzular ve duygular arabayı çeken iki at, akılsa onları yönlendiren arabacı olmalıdır. Dolayısıyla bir anlamda aklın bedene ve bedensel etkilenimlere hükmeden olması gerektiğini söylerken, arzuların ve duyguların yok edilmesi gerektiğini iddia etmemektedir, fakat onların doğru biçimde, olması gerektiği gibi, doğalarına uygun olarak ruha etki etmeleri gerektiğini yani aklın kontrolüne girmeleri gerektiğini söylemektedir.
Varlık, Metafizik, Bilgi
Kadın erkek eşitsizliğinin oldukça fazla olduğu Antik Yunan kültüründe kadınların hemen hemen bütün hayatları evin içinde geçmekteydi ve toplumsal hayata katılımları yok denecek kadar kısıtlıydı. Sadece Sparta toplumda kadınların daha fazla söz hakkı olduğundan bahsedilir. Platon da ideal şehirde kadınların da filozof ve yönetici olabileceğini, çünkü akıl ve ruh açısından kadınla erkek arasında fark olmadığını iddia etmesine rağmen Timaeus'ta asıl insan ruhunun erkek bedeninde ortaya çıktığını, kadınların ruhları erkek olamayacak seviyede insanlardan oluştuğunu iddia edecek kadar cinsiyetçidir. Dolayısıyla Platon'un varlık ve metafizik anlayışı yaşadığı toplumda yerleşik olan eşitsizliklerden bağımsız düşünülemez çünkü Platon bazen onları aşan, bazen de meşrulaştıran iddialarda bulunmuştur.
Raffaello'nun çizimi ile Platon
Timaeus'un devamında uzun biyolojik incelemelere ve hastalıkların teşhislerine de giren Platon bu çalışmalarının büyük bir kısmını o dönemde onunla birlikte bilgi üreten başka insanlardan ya da ondan önce ulaşılmış bilgilerden yola çıkarak yapmış olmalıdır. Temel mantığı varoluşun altında yatan nedenleri değişmeyen idealara dayanarak açıklamak olan Plato, bilginin her zaman varlığa dair olduğunu düşündüğü için, durmadan değişen varoluşun içinde varlığı bilmeye çalışma sürecine de felsefe adını vermiştir. Bu anlamda gerçeğin ne olduğu sorusunu bir tartışma konusu haline getiren Platon bir yandan da evrenin yapısının metafiziksel koşullara göre nasıl olması gerektiğine bakarak evrenin yaratıcısının iyi olması gerektiği, çünkü evrenin iyi olduğu, çünkü evrenin "var" olduğu, bir varlığı olduğu sonucuna varmıştır. Platon'un anladığı biçimde ahlaki olarak bütün mükemmelliklere sahip bir yaratıcı düşüncesi Platon'dan önce Antik Yunan düşüncesinde o kadar sık rastlanmayan ya da bu kadar vurgulanmayan bir düşüncedir. Platon'un yaratıcı anlayışının o dönemin Yahudi ya da Mısır inanışlarından gelmiş olduğu, ya da Pisagorcuların da benzer bir tanrı anlayışı olduğu söylenmişse de bu çok açık değildir. Her halükarda, Platon'un evren, ruh ve yaratıcı anlayışı hem Hristiyanlıkta hem de İslam'da oldukça derinlemesine tartışılmış ve çoğu zaman da saygıyla karşılanıp kabul edilmiş, hatta Platon'un peygamberlerden birisi olarak kabul edildiği bile olmuştur.
Kendisinden önce varlığa dair tartışmalardan yola çıkarak sofistlerin şüpheciliklerine, yaşadığı dönemdeki bilimsel, etik ve politik sorulara cevap veren Platon'un, bir açıdan varlığın ne olduğu sorusunun yanı sıra varlığın yapısının nasıl olması gerektiğine dair tartışmalarıyla metafiziği, bilgiyle ilgili tartışmalarıyla epistemolojiyi, sanatla ilgili tartışmalarıyla estetiği, toplumla ilgili tartışmalarıyla politikayı birer felsefi konu haline getirdiği, etiği bütün bu alanlarla ilişkili bir seviyeye taşıdığı ve felsefe tarihi boyunca bu alanlarda yapılan tartışmaların çerçevesini belirlediği söylenebilir. Ontoloji, metafizik, epistemoloji, etik, estetik ve politika arasında ortak bir bağ kurarak gerçeğe ulaşmaya çalıştığı felsefesi, düşünce tarihinin en temel kavramlarını üretmiş, başka felsefi düşüncelerin üretilmesine zemin hazırlamıştır.
submitted by okkboomerrrr to AteistTurk [link] [comments]


2020.08.19 02:40 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

https://preview.redd.it/bwzck3g5uuh51.png?width=854&format=png&auto=webp&s=1fafe6187a0c586b939eb4c4a049739b01cd5096

Marksizm

7.1

İçinde bulunduğumuz zaman Proudhon’un 1848’de tarif ettiğinden farklı bir hal almıştır. Mülksüzleştirme her bakımdan artmıştır. Sosyalizmden altmış yıl öncesine göre daha uzağız.
Altmış yıl önce Proudhon, bir devrim anında, bütünü yeniden şekillendirme arzusu anında halkına o an için ne yapılması gerektiğini söyleyebilirdi.
Bugün halk ayaklansa bile, o zaman çok önemli olan bir husus artık tek başına belirleyici olmaz. Ayrıca iki bakımdan tam bir halk artık yoktur: adına proleterya denilenler kendiliğinden bir halkın cisimleşmiş hali hiçbir zaman olamayacaktır, öte yandan uluslar, üretim ve ticarette birbirlerine o kadar bağımlıdırlar ki tek bir halk artık halk değildir. Fakat insanoğlu birlikten uzaktır ve yeni küçük birimler, topluluklar ve halklar tekrar vücut bulana kadar da birlik olamayacaktır.
Proudhon, özellikle ruhsal ve psikolojik yaşamın yükselme anında ve de her devrime eşlik eden bireylerin orjinalliği ve kararlığı anında ve dönemin Fransa’ya has koşullarında (ki önemli bir parasal ve iştirak kapitalizmi ülkesi olmasına rağmen halen daha büyük sanayi kapitalistlerinin ve büyük toprak sahiplerinin ülkesi değildi) tamamen haklıydı. Faiz ile zenginleşmenin devri daimini ve ortadan kaldırılmasını her reformun köşetaşı ve en hızlı, adamakıllı ve acısız bir başlangıç yapılabilecek nokta olduğunu dikkate almakta haklıydı.
Gerçekten de haksız zenginleşmenin, sömürünün, kendileri için değil de başkaları için çalışan insanların ortaya çıktığı koşullarımızın üç noktası bulunmaktadır. Tıpkı fizik, kimya ya da astronomideki hareketlerde olduğu gibi toplumsal süreçlerin hareketinin her noktasında önemli olan işte bu tür bir sabit kaynak ve daimi sebeptir. Özgün bir sebebi her hangi bir geçmişte ya da ilkel koşulda soruşturmak her zaman yanlış ve verimsizdir: Hiçbir şey sadece bir kez meydana gelmez, her şey daimi bir oluş içerisindedir ve hiçbir orijinal şey yoktur, sadece sabit hareketler ve sabit ilişkiler vardır.
Ekonomik köleliğin üç ana özelliği aşağıdadır:
Birincisi, toprağın özel mülkiyetidir. Bu, mülksüzleştirilmiş, yaşamak isteyen şahsın, kendisini toprağı sürme ve dolaylı ya da dolaysız toprağın ürünlerini kullanma olanağından yoksun bırakan kişiye karşı izin isteyici, bağımlı bir tavır sergilemesi ile sonuçlanır. Toprağın özel mülkiyetinden ve onun doğal sonucu olan mülkiyetsizlikten kölelik, itaat, haraç, faiz, proletarya çıkar.
her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır
İkincisi, her ihtiyaca süre tahdidi olmaksızın ve değiştirilmeksizin hizmet eden bir takas aracı ile takas ekonomisinde malların dolaşımıdır. Altın bir taş, yüzyıllar boyunca değişmeden durmasına rağmen sadece ona sahip olmayı kıymetli gören, mücevher ya da gösteriş ihtiyacını tatmin etmek adına ona sahip olmak için emeğinin ürünlerinden vazgeçmeye istekli olan kişi açısından bir değere sahiptir. Malların çoğu atıl kalarak ya da kullanılarak maddi değerini de kaybeder ve tüketimde hızlıca yok edilir. Bu mallar takas amacıyla, karşılığında aynı amaçla üretilmiş eşyanın kullanımını elde etmek için üretilir. Para çok önemli bir istisnadır, zira takas edildiği halde gerçekte kullanılmaz. Para teorisyenleri tarafından bunun aksini söyleyen açıklamalar aksine kötü bir vicdanı yansıtır. Buna göre bir ürünün eşit değere sahip bir ürünle takas edilmesinin beklendiği adil bir takas ekonomisinde paramıza mütekabil bir dolaşım aracı gerekecektir ve muhtemelen buna “para” denecektir. Ancak bu, paramızın belirleyici niteliğine – mutlak değere sahip olma ve de başkalarının aleyhine onu kazanmayan kişilere hizmet etme niteliğine – sahip olmayacaktır. Burada konu dışında tutulacak olan, hırsızlık ihtimali değildir; her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır ve serbest ticaretin bürokratik otoriteyle ikame edileceği ve kimin ne kadar çalışmak ve tüketmek zorunda olduğunun belirlendiği devlet köleliğinde bir anlam taşır. Fakat aksine serbest takas ekonomisinde para diğer tüm emtialar gibi olmalıdır ki bugün esasen emtiadan farklıdır ve hala genel bir takas aracı olarak durmaktadır: diğer tüm emtialar gibi çifte takas ve tüketim niteliği taşımaktadır. Adil bir takas toplumunda bile takas aracı tüketilemezse ve zamanla değerini kaybetmezse zararlı büyük miktar sahipliğini ve dolayısıyla yan hakları elde etme ihtimali düşünülmeden reddedilemez. Gerçi bilinen tarihte, büyük toprak sahipliği ve sonuç olarak tüm sömürü biçimlerinde veraset ve benzeri (aygıtlar) iktidar ve devlet koruması ile kıyaslandığında yalnızca tali bir rol oynadı. Bu bakımdan Silvio Gesell’in önerisi (yani günümüzde olduğu gibi yıllar geçtikçe değer kazanmayan, aksine başından itibaren gittikçe değer kaybeden, böylelikle kişinin bir malı karşılığında elde ettiği bir miktar paranın mümkün olan en kısa zamanda tekrar bir ürün için takas etmenin haricinde hiçbir baskılayıcı bir çıkarının olmayacağı bir para çeşidi bulmak) değerlidir. Silvio Gesell, Proudhon’dan bir şeyler öğrenmiş, onun büyüklüğünü tanımış ve onu temel alarak bağımsız bir şekilde daha ileri fikirlere ulaşmış çok az kişiden biridir. Bu yeni paranın dolaşım akışına nasıl canlı bir hareketlilik getireceğine dair, nasıl üretim ve takas aracını elde ederken hiç kimsenin tüketim harici bir çıkarının olmayacağına ilişkin tarifi, tamamen, hızlı para dolaşımının kamusal ve özel yaşamda nasıl neşe ve canlılık getirdiğini, öte yandan piyasadaki bir tıkanmanın ve daimi paranın yavaş dolaşımının da enerjimizin durmasına ve ruhumuzun durağanlaşmasına sebep olduğunu öğreten Proudhon’un ruhundan kaynaklanmaktadır. Yağma tehlikesi barındırmayan objektif bir takas aracının bulunup bulunmayacağı – bu sorunun sorulmasıyla ilgili en önemli şey sadece sorulabilmiş olmasıdır – geleceğe ait bir mesele değildir. Aksine mesele para dolaşımının diğer iki noktayı belirleyici bir şekilde etkileyen kalkış noktası olup olmadığı ya da olup olamayacağıdır. Ancak burada şunun söylenmesi gerekir: eğer tarihin belirli bir noktasında, ki 1848’de Fransa’da olan buydu, mütekabiliyet takas ekonomisine sokulduysa, bu, büyük toprak sahipliği ve artı-değerin sonunu imlemiş olmalıdır.
Ekonomik köleliğin üçüncü kilit özelliği, buna göre, artı değerdir. İlk olarak söylenmesi gereken şey şudur: eğer kişi bununla ne demek istediğini net olarak ortaya koyup bu tanımına sıkıca bağlı kalmazsa değer kavramı ile pek çok fitne çıkarılabilir. Değer ifadesi anlamında bir talep taşır; bu anlam, kişi potansiyel alıcının cevabının fiyatın söylenmesini, ardından oluştuğunu düşündüğünde netleşir. Bu bakımdan değer öncelikle keyfilikten kaçınır. Fiyatı doğru değer, gerçek değer bağlamında gördüğümüz zaman kavramı biraz daha fazla daraltırız. Değer, fiyat ne olması gerekiyorsa odur, fakat öyle değildir. Bu ilişki her malın fiyat-ilişkisinde bulunur. Bu anlamda “değer” ifadesi, bu sözcüğün kullanımına dikkat eden herkesin fark ettiği gibi, fiyatın değere eşit olduğu, ya da diğer bir deyişle tüm gerçek iş ücretlerinin toplamının malların nihai hallerinin fiyatlarının toplamına eşit olduğu ideal, ya da toplumsalı talebi içerir. Elbette bireyler olarak karşıt duran insanlar her avantajı, sadece malın değil arzu edilen ürünlerin ender bulunurluğunu, özel sebeplerle artan talebin, tüketicinin cehaletinin vs. avantajını da sömürdüğünden hakikatte söylenen fiyatın toplamı ücretlerin toplamından daha fazladır. Belirli kategorilerdeki işçiler bazı koşullar altında bu muayyen avantajların bir kısmından, daha yüksek “maaş” biçiminde yararlanırlar. Eşit derecede yorucu işte çalışan kardeşlerinin maaşları ile kıyaslandığında bu yüksek maaşla çalışan işçilerin avantajı sadece ücret olmaz. Kâr da avantajlıdır. Kompleks ekonomik yaşamın hiçbir detayı, çalışmanın ürettiği her şeyi sadece ücretiyle satın alamayacağı gerçeği ile ilgili hiçbir şeyi değiştiremez. Aksine, kârın satın alım gücü için dikkate değer bir bölüm bırakılmıştır. Yukarıda da önerildiği üzere, hâlihazırda piyasaya mal olarak girmiş üretimin ara aşamaları burada ele alınmamıştır. Çünkü kişi meseleye yakından bakacak olursa malların kapitalist bir üretici tarafından ücretlerle ya da kârla değil sermaye ile (ki bunu yakında daha detaylı göreceğiz), itibar ya da mütekabiliyet yerine sızan bir şeylerle, başka bir kapitalist üreticiden satın alındığını görür. Elbette çalışma (iş), nihayetinde bu sermaye için faizi sağlamak zorunda olandır. Fiyatlarda saklanmıştır ve hâlihazırda yukarda mülkiyetten kaynaklanan kâr şeklindeki bir başka biçim olarak adlandırılmıştır. Zira sermaye akışkan ve hareketli kılınan mülk-sahipliğinin dolaşım ve emek üzerinden elde edilen ürünlerinin biçimidir. Sermaye, görünüşte mülk sahibi olmayanlar açısından bile hala oluşum sürecinde olan bir ürün için maaşları artırma veya bir ürünün bir işleme sürecinden diğerine geçişi sırasında maaşları emeğe ödeme yahut bu ürünlerin ticaretini yapma ve bu ürünleri depoda tutma yoluyla ürünleri edinme aracıdır. Yakında sermayenin bu farklı biçimlerini ve sermayenin şey-gerçeklik, hakiki ruh gerçekliği ve sahte sermaye şeklindeki ayrımlarını ele alacağız.
Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz?
Bu bakımdan değer dediğimiz şey sadece toprağı iyileştirmek ve yeryüzünün ürünlerini çıkarıp işlemek için çalışma yoluyla ortaya çıkar. Fakat işçiler kendilerini kiralamaya, kendi iş kazanımlarının sonuçlarını başkalarına ticari kullanım için belli bir tazminat karşılığında teslim etmeye zorlanırlarsa ürettikleri ürünlerin değeri ile kendi kullanımları için satın aldıkları ürünlerin fiyatı arasında bir orantısızlık hâsıl olur. Burada, ister işçilerin kendilerine yapılan ödemelerde – maaşları çok düşüktür – isterse satın alımlarında – mallar çok pahalıdır – tam olarak soyuldukları nokta göz ardı edilebilir. Ana mesele, mutlak miktarları değil ilişkiyi düşünmektir – ki bu örnekte ilişki orantısızlıktır – ve kapitalistlerin tüm kârının zorlu koşulları nedeniyle işçileri kabul etmeye zorladıkları indirimden, hangi noktada olurlarsa olsunlar, işçilerin çalışmasının veriminden kaynaklandığını, diğer bir deyişle, işçilerin ücretlerinde yapılan indirimin ya da azaltılmış değerlerinin kapitalistlerin kârlarına veyahut artı değere eşit olduğunu hatırlamaktır. Burada hangi noktada kârın kapitalistlere aktığı da incelenmemiştir. Ne de bu sorunun yanlış bir şekilde sorulup sorulmadığına yakından bakan bir araştırmadır bu. Çünkü bu soru da bir kez daha karşılıklı ilişki yerine mutlak olanı koymaya kalkışmaktadır. Yalnızca kârın mülk-sahiplerine, para-kapitalistlerine, müteşebbislere, tüccarlara ve onların tüm yardımcılarına, memurlara, “aklî” (mental) işçilere ve kapitalizmde ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunan başkalarına çeşitli oranlarda dağıtıldığına dikkat çekilmiştir. Ve ayrıca bunun inşa meselesi olduğu da vurgulanmalıdır. Gerçi bu inşaalar tümüyle gereklidir: kapitalizmde rolü olan kişilerin gelirlerinin tamamı kar değildir, onlar da iş yaparlar. Ve “işçilerin” tükettiği her şey emek ücreti değildir; onlar da, genellikle çok az oranlarda da olsa kâr ekonomisine katılırlar. Çalışmayı (işi) verimli ve verimsiz olarak ve – aynı olmasa da – üretilen malları gerekli ve lüks mallar olarak ayırmak çok ileri gitmek olur. Burada, kapitalizm içerisinde yer alan pek çok ayrıcalıklı kişinin sadece biraz iş yapmakla kalmayıp şüphesiz verimli iş de yaptığına işaret edilmelidir, tıpkı işçilerin de tam ya da kısmen verimsiz iş görmesi gibi. İkinci olarak, işçilerin tüketimine sadece gerekli olan mallar değil lüks mallar da girer. Tüm bu detaylar, ki hepsi zamanımızın gerçek yaşamı için büyük önem taşır, burada zikredilebilir. Burada mesele, işçilerin ve işçilerin sendikalarının ücret meselesi üzerindeki tek taraflı vurgusunun Marksistlerin yanlış artı değer kavramı ile ilişkili olduğunu gösterme meselesidir. Yukarıda maaş ve fiyatın nasıl birbiri ile bağlantılı olduğunu gördük; şimdi de sözde artı değerin teşebbüsten doğan mutlak bir miktar olduğu ve buradan sermayenin diğer kategorilerine aktığı [iddiasının] tümüyle yanlış olduğunu gösterdik. Artı değer, maaş ve fiyat gibi bir ilişkidir ve belli bir noktada değil, ekonomik sürecin tüm akışlarında meydana gelir. Marksizm’in teşebbüs üzerindeki, özellikle sanayi teşebbüsleri üzerindeki çok önemli odağı burada tartışılan yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Marksistler bu konuda kapitalizmin Arşimedik noktasını keşfettiklerine inanmaktadırlar. Hakikat ise basitçe şudur: kârların cem-i cümlesi çalışmadan çıkartılır ya da diğer bir deyişle mülkün hiçbir verimliliği ve kapitalin hiçbir verimliliği yoktur, sadece çalışmanın verimliliği vardır. Bu bilgi aslında sosyalizmin bilgisinin temel bir noktasıdır ve Marksistler sırf bu bilgi yüzünden ki bu bilgiyi diğer tüm sosyalistlerle paylaşırlar, – Proudhon, Bastiat ile gerçekleştirdiği muhteşem polemiklerinde ve diğer pek çok yerde bunun klasik ifadesini ortaya koymuştur – kelimenin en geniş anlamıyla kendilerine sosyalist diyebilirler. Şunu da bilirler: mülk ve sermayenin kârlılığı, gerçekte emeğin verimliliğine karşı hırsızlık olan bir şey için sadece aldatıcı bir biçimdir. Fakat bu temel bilgiden yola çıkarak Marksistler kendi teorilerinde ve sendikacılar da kendi eylemlerinde, bu en cüretkâr yanlıştan sonuçlar çıkarmıştır. Marksistler bir davaları olduğu için, esas, mutlak bir davaları olduğu için buna inanmıştı. Onlar açısından iş, iş koşulları ve üretim süreçleri o andan itibaren her şeyi ve dolayısıyla materyalist tarih kavramlarının, gelişme yasalarının, sabit temerküz ve büyük kriz ve çöküş beklentilerinin, vs. kaba yanlışlığını açıklayan son işti. Sadece çok daha fazla araştırmaları gerekecekti – o halde işçilerin sıkıntıları nereden kaynaklanmaktaydı? – ve toprak sahipliği ve paranın süresinin dolmaması ve tüketilemezliği meselesi ile karşılaşacaklardı. Ve ardından sıra devlete ve ruha ve iniş çıkışlara gelecek ve devlet ve sermaye ve özel mülkiyeti de kapsayan koşulların kendi davranış biçimimizde mevcut olduğunu ve nihayetinde her şeyin bireylerin ilişkilerine ve bu bireylerin kurumlarla olan enerjilerine bağlı olduğunu bulacaklardı. Bu da enerjinin ve genellikle eski nesillerin bireylerinin güçsüzlüğünün katılaşmış kalıntıları zaman üzerine ağır bir yük olarak biner. Bakış açısına ve tasvire (imagery) istinaden kişi, ekonomik koşullar, siyasi ilişkiler, din, vesaireye bir bütün olarak, ya ağır üst yapı ya da bir dönemin bireyleri için yaşamın temeli adını verebilir. Fakat ekonomik ya da toplumsal “koşullar”ı bir zamanın “maddi” temeli ve ruh ve biçimlerini de sadece “ideolojik üstyapı” ya da kopyalama ve ayna-imgesi olarak ele alırsa bu görüş asla yanlış olmaktan öte bir şey olamaz. Artı değer bilgisi olarak bu tür bir önem verişin, yani özel mülkiyetin ve para-kapitalin emeğin yağmacısı olarak teşhirinin bu denli yıkıcı oluşu artı değerin “kaynaklandığı” yeri keşfettiklerine dair duyulan yanlış inançtı. Artı değer dolaşımda bulunur; artı değer bir malın satın alınımında, bir işçinin az ya da çok tüketimdeki ödemesin kadar meydana gelmektedir. Yine de bir başka şekilde ifade edilerek – sadece imgelerle konuşabileceğimiz için hakikat, çeşitli bakış açılarına göre tarif yapma girişimleri ile çevrelenmelidir ve bu yaklaşımdan daha çok yararlanmamız gerekmektedir; daha karmaşık ve parçalanmış olanlar kapsayıcı genellemelerimizde yakalamak istediğimiz fenomenlerdir – : Artı değerin sebebi çalışma değil, işçilerin zorluklarıdır. Yukarıda da söylendiği üzere çalışan insanların zorluğu, üretim sürecinin dışında bulunmaktadır. Hepsinden daha çok bu zorluğun vesairenin sebebi daha ziyade tüm kâr ve toprak sahipliği ekonomisinin dolaşımında yatmaktadır. Buna göre bu kabuklardan sebeplerine doğru, buralarda hareket eden ve bunlar tarafından hareket ettirilen veya kendilerinin bunların hareketlerinde engellenmesine izin veren insanların niteliğinde ve sonra bunlardan önceki nesillerin insanlarına giden dolaşımda bulunmaktadır. Artı değerin kökeninin nihai sebebi kapitalist üretim süreci değildir; insan ilişkileri için nihai bir sebebe ihtiyaç duyan bilim adamları kesin olarak şunu kaydetmelidir: Adem sondan bir önceki ve en sondur ve muhteşem güzellikteki mutlak olan Tanrı’nın kendisidir. Ve Tanrı, altı tam gün boyunca, kendi mutlaklığına karşı dahi sadakatsizleşir zira gerçek bir mutlakçı, çalışmak için kendisinin fazlasıyla iyi olduğunu düşünür. Tahtının yani kendisinin üzerine oturur ve kendisine ve kendi kendine ben dünyayım der!
Kapitalist üretim süreci, çalışmanın özgürleşmesi için sadece olumsuz anlamda kilit noktasıdır. Kapitalist üretim süreci daha fazla gelişme göstererek ve kendisine içkin yasalarıyla sosyalizme yol açmaz; işçilerin üreticiler olarak rollerindeki mücadeleleri üzerinden emek lehine kararlı bir şekilde dönüştürülemez. Bu, ancak ve ancak işçiler kapitalist üreticiler olarak rollerini oynamaktan vazgeçerlerse mümkün olacaktır. Herhangi bir insan hatta işçi bile kapitalizm yapısı içerisinde ne yaparsa yapsın her şey onu kapitalizm engelinin daha da derinlerine çeker. Bu rolde işçiler de kapitalizmin katılımcılarıdır. Gerçi işçilerin çıkarları kendileri tarafından seçilmiş değildir fakat bu çıkarlar kendilerine kapitalistler tarafından aşılanmıştır ancak her elzem şeyde, konumlandırıldıkları yerin adaletsizliğinin sırf avantajlarını değil dezavantajlarını da alırlar. Özgürlük sadece aklen ve fiziken kapitalizmden çıkabilen, kapitalizm içerisinde rol oynamaya son veren ve insan olmaya başlayan kişiler için mümkündür. Kişi bundan böyle gerçek olmayan kâr ve piyasası için çalışmayarak, ihtiyaç ve çalışma, açlık ve eller arasındaki bastırılmış gerçek ilişkiyi sağaltarak (restore) adam olmaya başlar. Yapılması gereken, temel sosyalist anlayıştan – yalnızca çalışma değer üretir – doğru sonucu çıkarmaktır ve sonuç: faiz piyasasından uzaktadır! Çalışma piyasası ve ruhu, çalışma ile tüketim arasındaki ilişki ve çalışma nedeni yine de tesis edilmek zorundadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir.
Bugün sosyalizm çağrısı herkese gitmektedir. Bu herkesin bu çağrıya cevap vereceği ya da verebileceği inancıyla değil bazılarına, herkesin yeni başlayanlar cemiyetine ait oldukları bilincine sahip olmaları için yardım etme temennisi ile yapılmaktadır.
Böyle yaşamaya artık katlanamayan ve katlanmayacak olanlar burada çağrının yapıldığı kişilerdir. Kitlelere, insanoğlunun halklarına, yöneticilerine ve tebaalarına, varislerine ve ıskat edilmiş olanlara, imtiyaz sahiplerine ve aldatılmışlara şu söylenmelidir: ekonominin topluluklarda birleşmiş insanların ihtiyaçlarını karşılamak yerine kâr için yürütülmesi zamanımızın devasa, bastırılamaz utancıdır. Tüm militarizminiz, tüm devlet sisteminiz, tüm bu özgürlükleri bastırmalarınız, tüm sınıfsal nefretiniz sizi yöneten acımasız ruhtan gelmektedir. Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz? Sadece en temel ihtiyaçlardan konuşmak için! Ve devrim ya sadece tek bir ülkede patlak verseydi? Ne işe yarayabilirdi? Hangi hedefi amaçlayabilirdi?
İşler artık kişinin bir ulusun insanlarına seslenebileceği gibi değildir: Toprağınız ihtiyaç duyduğunuz yiyeceği ve sanayi ham maddelerini yani çalışmayı ve takası üretir! Birleşin, siz yoksul insanlar, birbirinize itibar edin; mütekabiliyet sermayedir; para-kapitalistlerine ve müteşebbis patronlara ihtiyacınız yoktur; şehirde ve ülkede çalışın: çalışın ve takas edin!
Büyük, kapsayıcı tedbirlerin bütünü etkileyeceği bir an beklenilse bile işler artık öyle değildir.
Devrim anında muazzam bir kafa karışıklığı, hakiki bir vahşi kaos, çocuksu bir acizlik hasıl olabilir. İnsanoğlu kapitalizmin tepe noktasına – dünya kr piyasasına ve proleteryaya- ulaştığı bu zamanın haricinde hiçbir zaman daha fazla bağımlı ve zayıf olmamıştı!
Hiçbir dünya istatistiği ve hiçbir dünya cumhuriyeti bize yardım edemez. Kurtuluş sadece halkların topluluk ruhundan yeniden doğması ile gelebilir!
Sosyalist kültürün en temel biçimi bağımsız ekonomileri ve takas sistemi ile birlikte topluluklar cemiyetidir. Bizim insan refahımız, varlığımız şimdilerde hayatta kalmış tek doğal grup olan bireyin birliği ile aile birliğinin her toplumun temel biçimi olan topluluklar birliğine bir kez daha yoğunlaştırılması olgusuna dayanır.
Bir toplum istiyorsak o zaman onu inşa etmeliyiz, onu uygulamalıyız.
Toplum, toplumların toplumlarının toplumudur; cemiyetlerin cemiyetlerinin cemiyetidir; milletler topluluklarının milletler topluluklarının milletler topluluğudur; cumhuriyetlerin cumhuriyetlerinin cumhuriyetidir. Sadece özgürlük ve düzen vardır, sadece ruh, öz-yeterlilik ve toplum olan bir ruh ve birlik ve bağımsızlık vardır.
Hiç kimsenin işine karışmasına izin vermeyen bağımsız birey, dünyası ev ve işyeri ile birlikte ailenin ev topluluğu olan kişi; otonom yerel topluluk; gelmiş geçmiş en az görev sayısına sahip olan, daha kapsayıcı gruplarla birlikte hiç olmadığı kadar geniş ilçe ya da topluluklar grubu vs. – işte bir toplum böyle görünür; bu tek başına, uğruna çalışmaya değer, hepimizi sefaletimizden kurtarabilecek olan sosyalizmdir. Günümüzde var olmayan özgür-ruh birliği için vekil olarak baskıcı hükümet sistemini devletlerde ve devlet gruplarında daha da genişletme ve bunların alanlarını daha önceden gerçekleşmiş ekonomi sahasına doğru yeniden uzatma girişimleri faydasız ve yanlıştır. Her orijinal niteliği ve faaliyeti boğan bu polis sosyalizmi halklarımızın topyekûn mahvına mühür vuracak ve tamamen dağılmış atomları mekanik bir demir halka ile bir arada tutacaktır. Doğal bir birlik biz insanlar tarafından sadece yerel ölçekte yakın olduğumuz yerlerde, gerçek temas halinde elde edilebilir. Aile içinde, ortak bir görev ve ortak bir amaç için birçok insanın birliği olan birleştirici ruhun, komünal yaşam için çok dar ve yetersiz bir formu bulunmaktadır. Aile sadece özel çıkarlarla alakalıdır. Kamusal yaşam için ortak ruhun doğal özüne ihtiyacımız vardır. Bu şekilde kamusal yaşam artık devlet ve soğukluk tarafından şimdiye kadar olduğu gibi münhasıran doldurulup yönetilmeyecek, aile ilgisine benzer bir sıcaklık ile yönetilecektir. Hakiki komünal yaşamın işbu özü, yerel topluluktur, ekonomik topluluktur: bu özü, onu yargılamak isteyen hiç kimse, mesela kendisine günümüzde “topluluk” diyenler, hayal bile edemez.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma;
Fabrikalar için, ham maddelerin işlenmesi için, malların ve yolcuların taşınması için kullanılan sermaye gerçekte ortak ruhtan başka bir şey değildir. Açlık, eller ve yeryüzü -üçü de ordadır, doğallığıyla ordadır; eller açlık için çalışkan bir biçimde ihtiyaç duyulan malları yeryüzünden temin eder. Ek olarak, asırlık ticarette belli başlı bölgelerin özel tecrübeleri, belirli ham maddelerin sadece belirli yerlerde olmasını sağlayan toprağın özel bileşimi, gereksinimi ve ticaret elverişliliği bulunmaktadır. İnsanların yerel ölçekte üretilemeyecek ya da üretilmemesi gereken şeyleri toplumdan topluma takas etmesine müsaade edin, tıpkı topluluklar içerisinde bireyden bireye takas ettikleri gibi. İnsanların bir ürünü denk bir ürünle takas etmesine müsaade edin. Her toplumda bu kişilerin her biri tüketmek istediği kadarına, yani çalıştığı kadarına sahip olacaktır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir. Her bir kişi alım satım sistemi altında bile sadece kendisi için çalışsın, insanlar bin misli bir birlikte birbirinin yerini alsın ve buna rağmen bu birlikte hiçbir şey hiç kimseden alınmasın, dahası her şey her birine verilsin diye takas ekonomisini düzenlemek – işte bu sosyalizmin görevidir. Şeyler, bir kişiden diğerine hediye olarak verilmeyecektir; sosyalizm ne feragattir ne de hırsızlık; her kişi kendi çalışmasının sonucunu alır ve doğanın ürünlerini çıkarırken iş bölümü, takas ve çalışan bir komünallik vasıtasıyla herkesin güçlenmesinin keyfini çıkarır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır: üçü de doğası gereği mevcuttur. Günümüzde şehirdeki ve ülkedeki insanlara tüketimimize giren her şeyin, hava hariç, yeryüzünden ve yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlardan kaynaklandığını yeni bir şeymiş gibi söylemek zorunda olmak tuhaf.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Açlığı günlük olarak hissederiz ve satın alma ve bu açlığı giderme vasıtası olan parayı almak için ceplerimize uzanırız. Burada açlık denen, gerçek olan her ihtiyaçtır; bu ihtiyaçların her birini gidermek amacıyla para almak için kasalarımıza uzanırız.
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma; haz ve talimat için çalışma; gençliği eğitmek için çalışma; zararlı, faydasız ve değersiz şeyler üreten çalışma; hiçbir şey üretmeyen çalışma ve sırf izleyicilerin seyretmesi için yapılan çalışma. Bugün pek çok şeye çalışma denmektedir; bugün para getiren her şeye çalışma denmektedir.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzü nerededir? Ellerimizin açlığımızı yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu yeryüzü.
Bir kaç insan yeryüzüne sahiptir ve bunların sayısı giderek azalmaktadır.
Söylediğimiz gibi sermaye bir şey değil aramızdaki ruhtur. Sanayi ve ticaret için araçlara sahibiz, keşke kendimizi ve insan doğamızı yeniden bir keşfedebilseydik. Yeryüzü dışsal doğanın bir parçasıdır. Hava ve ışık gibi doğanın bir parçasıdır; yeryüzü devredilemez bir şekilde tüm insanlara aittir; yeryüzü sadece birkaç kişi tarafından sahiplenilen özel mülkiyete dönüşmüştür!
Eşya ile ilgili tüm sahiplikler, tüm toprak-sahipliği hakikatte insanların sahipliğidir. Kim yeryüzünü diğerlerinden, kitlelerden saklarsa, bu kişi diğerlerini kendisi için çalışmaya zorlar. Özel mülkiyet hırsızlıktır ve köle sahipliğidir.
Bu sahiplik türü, para-ekonomisi üzerinden, öyle görünmeyen bir toprak sahipliğine dönüşmüştür. Adil takas ekonomisinde aslına bakılırsa benim toprakta bir hissem vardır, ben toprak sahibi olmasam bile; kâr, tefecilik, faiz diyarındaki para-ekonomisinde, toprağa sahip olmasanız bile, sadece para ve hisselerine sahipseniz gerçekte siz bir toprak hırsızısınız. Bir ürünün denk ürünle takas edildiği adil ekonomide, yaptığım hiçbir şey kendi kullanımıma girmese dahi, kendim için günlük çalışırım; kar diyarındaki para ekonomisinde tek bir işçiyi istihdam ediyor olmasanız bile, çalışmanızın sonuçları dışında başka herhangi bir şey ile yaşadığınız müddetçe siz bir kölenin efendisisiniz. Kişi sadece çalışmasının getirileriyle yaşıyor olsa bile, eğer işi tekelleşmiş ve imtiyazlı ise ve ederinden fazlasını elde ediyorsa insanların sömürülmesine katılmaktadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzüne yeniden sahip olmalıyız. Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Yeryüzü hiç kimsenin özel mülkü değildir. Yeryüzünde hiçbir efendi kalmasın ve biz insanlar özgür olalım.
Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Mülkiyet bu münasebetle gene gelebilir mi?
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum. Bu dünyada işler, şimdi ve her zaman, kararsız ve süresiz yürümeyecektir; sosyalizm elimizdedir ve görevdir. Her kim sosyalizmi gerçekleştirmek isterse, ne istediğini bilmelidir. Şimdi ve her zaman radikal dönüştürücü olan, orada olanın dışında dönüştürecek hiçbir şey bulamayacaktır. O halde şimdi ve her zaman yerel topluluğun kendi ortak mülkünü – bunun bir kısmı ortak toprak, diğer kısmı ev, avlu, bahçe ve tarla için aile mülkü olsun – sahiplenmesi iyi olacaktır.
Özel mülkiyetin kaldırılması bile özünde ruhumuzun dönüşümü olacaktır. Bu yeni doğumu mülkün güçlü bir yeniden dağılımı takip edecek ve söz konusu yeniden dağılım ile bağlantılı olarak gelecek zamanlarda belirli ve belirsiz aralıklarda tekrar tekrar yeniden dağıtım yapmak için daimi bir niyet olacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5537
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.09 12:19 Baphomet-exe Satanistler kedi keser mi? sude andaş olayı nedir?

Esenlikler dostlarım, geçtiğimiz günlerde bu konu hakkında bazı postlar gördüm ve o postlarda açıkladım fakat kendim özel bir post atmamın daha sağlıklı olacağını düşündüm. Konumuza dönecek olursam;
Arkadaşlar belirtmek isterim ki bu ilgi isteyen aptal ergen satanist değil, iblistapar. Ailesinden göremediği ilgiyi internette arayan insan kalıbına sokamadığım rezil bir canlı. Peki bahsettiğim iblistaparlık nedir? Ve satanizmden farkı nedir?
İblistaparlar semavi dinlerdeki kötülüğün kaynağı olan şeytana taparlar, ve bu konuda semavi dinlerin kitaplarına katılırlar, yani bizden çok semavi dinlere yakındırlar aslında, tek yaptıkları sapık sadistliklerini efendi şeytanın adı altında yaşamaya çalışıp satanizmin adını kirletmek, satanist olmayan insanlar bu grubu çok kişi zannediyor fakat bir elin parmaklarını geçmez sayıları, satanizme oranla %0,5 inden az bir kısmı oluştururlar, ilk iblistapar faaliyetleri orta çağın sonu ile yeni çağın başına denk gelir, aforoz edilen tapınak şovalyeleri tanrıdan da kiliseden de nefret etmeye başlamışlardır, bu yüzden kötülük yaparak tanrıdan uzaklaşıp şeytana yaklaşmak istemişlerdir, ama bu yaptıklarının bir dayanağı yok, mantıkları “hmm kitapta şeytan kötü diyor o zaman kötüdür, ben de hawalı olmak için satanistim diyip kedi kesmeliyim” hayvanlar ve tabiat, bütün canlılar bizde kutsaldır. Günümüzde medya bu grubu kullanarak insanları satanizmden korkuttuğu için insanlar böyle sanıyor, keşke halkımız duyduklarına değil araştırdıklarına inansa, insanlarımız araştırmaktan bile korkar oldu ne yazık ki. Efendi şöyle der;
  1. Kurban istemez benim ibadetim; ki çok ender zamanlarda bir iki tanesi müstesna. Sizin kurbanınız, kendinizi anlamaktır ve teninizi yaşamaktır ve diğerlerinin ihtirasına da saygı göstermektir. Ama kurban vermeniz gerekirse o müstesna zamanlarda, asla ve asla öldürmek için öldürmeyin! Yiyemeyeceğiniz hayvanı öldürmeyin.
  2. Benim ihtiyacım yok kurbanlarınıza, ama onun faydası sizedir. Et olarak da, ruh olarak da. Ben, çöle gömülecek olan milyonlarca kurbanı kesmenizi emreden ve de buna ihtiyaç duyan, Sahte Tanrı değilim! Kan sarhoşluğu içinde ve tatmin edilmemiş şehvevi zevklerin tatmini ile öldürülür o kurbanlar ve cennet umulur bunun için. Ne kadar riyakarca!
  3. Her sembol benimdir ve her hayvan benimdir. Severim bütün hayvanları çünkü onlar kirletilemezler kötü tanrı tarafından. Kurban istemem ibadetinizde; ama bazı özel zaman ve durumlar da olabilir bunun için. O zaman, asla ama asla yiyemeyeceğiniz veya yenmesi alışılmış olmayan bir hayvanı kurban etmeyin bana! Ziyan da etmeyin etini.
  4. Dünyanın değişik yerlerinde, benim yolumu bulmak isteyenler zaman zaman kanlı törenler yaparlar. İnsan da öldürülür benim adıma. Ama ben istemem aslında bunu. Ben, ölümün ve dehşetin tanrısı değilim ve sadece kötülüğün tanrısı ister insan kurbanını. Eski törenler ve usuller hükmünü kaybetmiştir artık. Her şey çağa uymalıdır daima.
  5. Yine de kızmam veya kınamam, bana yakın olmak için yapılanları. Bazı takipçilerim uzak ülkelerdeki, öldürürler dışarıdakileri. Bazıları da sadisttir açıkça; ama bu benim öğretimin değerini düşürmez. Arabın dininde din adına öldürülmez mi insanlar. Arabın dininde veya Kilisenin ya da Yahudinin dininde hiç mi sapık veya sadist veya katil yoktur. O zaman genelleme yapılmaz da, neden benim bir takipçim bunu yaptı mı, kötülük sembolü olarak bütün takipçilerim karalanıyor. Ama yine de kızmam ben kanlı ayinler yapanlara; çünkü bu da yapılır bana yakın olmak için. Ama şimdi söylüyorum işte. Çok özel durum olmadıkça yapmasın böyle şeyler seçkinlerim ve sevenlerim.
  6. Ama varsa bir kininiz ve sadistseniz ve zevk alırsanız böyle şeylerden, onu kendiniz için yapın; ben aldırmam istenenin yapılmasına; ama asla! benim adıma yaptığınızı söyleyerek ve düşünerek ve beni bahane ederek ve benden vahiy aldığınızı iddia ederek, yapmayın özel zevkinizi. Asla karalamayın bütün takipçilerimin toplumunu! Lanet olsun bundan sonra bunu yapana! Lanet olsun insanların benden ve benim doğru yoluma girmekten korkmasına sebep olana; ister benden olsun, ister dışardan! Ama bilmeyerek, yapmış olanlar teveccühümü kazanmak için ya da bu öğretim henüz eline geçmediği için bilmeyerek yapmaya devam edenler, dünyanın herhangi bir yerinde suçlu görülmezler hiçbir zaman.
  7. Hayvanların da hepsi benimdir. Her hayvanı severim aslında. Onlar, tabiatın masum çocuklarıdır daima. Kötü tanrının ve kötülüğün tanrısının ve kanlı tanrının ve kölelerin tanrısının dinlerine tapanlar değil midir, hayvanların neslini kurutan ve yuvalarını iki kuruşluk menfaat uğruna dağıtan?
  8. Her hayvan kutsaldır bana; ama bazı hayvanlar bana atfedildikleri için daha kutsal gelir gözüme. İnsanların bana yakıştırdığı hayvanlardır bunlar. Keçi kutsaldır bana; çünkü yüzyıllardır insanlar benimle özleştirdiler onu bir çok ülkede. Piramitlerin ülkesinde ve binyıllar önce Eşek benim hayvanım sayıldı. Bu yüzden de kutsaldır bana. Ve gene aynı ülkede çakal ve sırtlan benim hayvanım sayıldılar. Ve çölün hayvanları yılan ve akrep bana ithaf edildiler, Seth ismimle tanınırken. Ve hipopotam benim sayıldı ve timsah. Bu yüzden kutsaldır bana bu hayvanlar.
  9. Yüzyıllarca Avrupa kıtasında ve değişik yerlerde kedi, benim sayıldı. Daima kara büyü ve şeytan tapınımıyla birleştirildi. Engizisyon yakmadı mı bir çok ihtiyarı ve kadını, sadece kedisi var diye. Kediyi büyü sembolü saydılar ve benim sembolüm olarak gördüler; hele rengi siyahsa şeytanın kendisi olarak nitelendirdiler. Bu yüzden de kutsaldır o hayvan benim için.
  10. Kim ki, zarar verir veya acı çektirir veya gereksiz yere öldürürse bu hayvanları, lanet olsun ona! Kim, bu hayvanları bana kurban olarak ve takdime olarak görürse, binlerce defa lanet olsun ona! Ama yaşamak için etinden veya derisinden veya kemiğinden istifade edebilmek için öldürülebilir her hayvan; ama sadece gerektiği kadar! Asla bir zevk ve kurban olmamalı bunlar.
  11. Bütün ağaçlar ve tabiat kutsaldır, ayırım yapmadan. Ormanlar, benim gerçek alemim ve katım ve yurdum değilse de dünyada en sevdiğim yerlerdir. Lanet olsun ağaçları kesenlere! Lanet olsun yağmur ormanlarını tüketenlere! Bunları yapanlar değil midir kötü tanrının kulları? Lanet olsun bir ağacın ruhunu öldürene!
  12. Denizleri kirletenlere ve dünyayı, maddenin cennetini yaşanır yer olmaktan çıkaranlara lanet olsun! Bu dünya ödülünüzdür. Onu yok edene lanet olsun! Gelecek olan altın çağda, benim insanlarım ve benim dinim ve benim hükmüm bu dünyada hüküm sürecektir. Lanet olsun dünyaya zarar verene! Lanet olsun güzellikleri çöpüyle kirleten kötülük tanrısının takipçilerine ki, hepsi cezalanacaktır; ya kendileri ya da kendilerinden gelen nesilleri. Ama asla dönemeyeceklerdir dünyaya, ikinci bir bedenlenme ile. Bu, bilinmelidir!
Gördüğümüz üzere Satanizmde hiçbir canlıya ve tabiata sebepsizce zarar vermek yoktur. İblistaparlığın satanizm ile hiçbir alakası yoktur, Satanizmin her kolunu araştırabilirsiniz Ateistik Satanizm, Spritüel Satanizm... hiçbirinde böyle bir şey bulamazsınız, bu satanizmin adını kirletmek için söylenen kirli bir iftiradır.
Bitirmeden önce, Sana bir sorum var. Satanizm nedir biliyor musun? Seni bir araştırmaya davet ediyorum. "Yüzyıllardır insanlara yanlış olarak lanse edilen Satanizm aslında nedir?". Bana özelden veya bu posttan aklına gelen her soruyu sorabilirsin. İyi günler dilerim.
Efendinin laneti canlılara eziyet edenlerin ve tabiata zarar verenlerin üzerine olsun.
Ave Satanus Amen!
submitted by Baphomet-exe to ifadeozgurlugu [link] [comments]


2020.07.08 11:55 Baphomet-exe Satanistler kedi keser mi? Sude Andaş olayı nedir?

Esenlikler dostlarım, geçtiğimiz günlerde bu konu hakkında bazı postlar gördüm ve o postlarda açıkladım fakat kendim özel bir post atmamın daha sağlıklı olacağını düşündüm. Konumuza dönecek olursam;
Arkadaşlar belirtmek isterim ki bu ilgi isteyen aptal ergen satanist değil, iblistapar. Ailesinden göremediği ilgiyi internette arayan insan kalıbına sokamadığım rezil bir canlı. Peki bahsettiğim iblistaparlık nedir? Ve satanizmden farkı nedir?
İblistaparlar semavi dinlerdeki kötülüğün kaynağı olan şeytana taparlar, ve bu konuda semavi dinlerin kitaplarına katılırlar, yani bizden çok semavi dinlere yakındırlar aslında, tek yaptıkları sapık sadistliklerini efendi şeytanın adı altında yaşamaya çalışıp satanizmin adını kirletmek, satanist olmayan insanlar bu grubu çok kişi zannediyor fakat bir elin parmaklarını geçmez sayıları, satanizme oranla %0,5 inden az bir kısmı oluştururlar, ilk iblistapar faaliyetleri orta çağın sonu ile yeni çağın başına denk gelir, aforoz edilen tapınak şovalyeleri tanrıdan da kiliseden de nefret etmeye başlamışlardır, bu yüzden kötülük yaparak tanrıdan uzaklaşıp şeytana yaklaşmak istemişlerdir, ama bu yaptıklarının bir dayanağı yok, mantıkları “hmm kitapta şeytan kötü diyor o zaman kötüdür, ben de hawalı olmak için satanistim diyip kedi kesmeliyim” hayvanlar ve tabiat, bütün canlılar bizde kutsaldır. Günümüzde medya bu grubu kullanarak insanları satanizmden korkuttuğu için insanlar böyle sanıyor, keşke halkımız duyduklarına değil araştırdıklarına inansa, insanlarımız araştırmaktan bile korkar oldu ne yazık ki. Efendi şöyle der;
  1. Kurban istemez benim ibadetim; ki çok ender zamanlarda bir iki tanesi müstesna. Sizin kurbanınız, kendinizi anlamaktır ve teninizi yaşamaktır ve diğerlerinin ihtirasına da saygı göstermektir. Ama kurban vermeniz gerekirse o müstesna zamanlarda, asla ve asla öldürmek için öldürmeyin! Yiyemeyeceğiniz hayvanı öldürmeyin.
  2. Benim ihtiyacım yok kurbanlarınıza, ama onun faydası sizedir. Et olarak da, ruh olarak da. Ben, çöle gömülecek olan milyonlarca kurbanı kesmenizi emreden ve de buna ihtiyaç duyan, Sahte Tanrı değilim! Kan sarhoşluğu içinde ve tatmin edilmemiş şehvevi zevklerin tatmini ile öldürülür o kurbanlar ve cennet umulur bunun için. Ne kadar riyakarca!
  3. Her sembol benimdir ve her hayvan benimdir. Severim bütün hayvanları çünkü onlar kirletilemezler kötü tanrı tarafından. Kurban istemem ibadetinizde; ama bazı özel zaman ve durumlar da olabilir bunun için. O zaman, asla ama asla yiyemeyeceğiniz veya yenmesi alışılmış olmayan bir hayvanı kurban etmeyin bana! Ziyan da etmeyin etini.
  4. Dünyanın değişik yerlerinde, benim yolumu bulmak isteyenler zaman zaman kanlı törenler yaparlar. İnsan da öldürülür benim adıma. Ama ben istemem aslında bunu. Ben, ölümün ve dehşetin tanrısı değilim ve sadece kötülüğün tanrısı ister insan kurbanını. Eski törenler ve usuller hükmünü kaybetmiştir artık. Her şey çağa uymalıdır daima.
  5. Yine de kızmam veya kınamam, bana yakın olmak için yapılanları. Bazı takipçilerim uzak ülkelerdeki, öldürürler dışarıdakileri. Bazıları da sadisttir açıkça; ama bu benim öğretimin değerini düşürmez. Arabın dininde din adına öldürülmez mi insanlar. Arabın dininde veya Kilisenin ya da Yahudinin dininde hiç mi sapık veya sadist veya katil yoktur. O zaman genelleme yapılmaz da, neden benim bir takipçim bunu yaptı mı, kötülük sembolü olarak bütün takipçilerim karalanıyor. Ama yine de kızmam ben kanlı ayinler yapanlara; çünkü bu da yapılır bana yakın olmak için. Ama şimdi söylüyorum işte. Çok özel durum olmadıkça yapmasın böyle şeyler seçkinlerim ve sevenlerim.
  6. Ama varsa bir kininiz ve sadistseniz ve zevk alırsanız böyle şeylerden, onu kendiniz için yapın; ben aldırmam istenenin yapılmasına; ama asla! benim adıma yaptığınızı söyleyerek ve düşünerek ve beni bahane ederek ve benden vahiy aldığınızı iddia ederek, yapmayın özel zevkinizi. Asla karalamayın bütün takipçilerimin toplumunu! Lanet olsun bundan sonra bunu yapana! Lanet olsun insanların benden ve benim doğru yoluma girmekten korkmasına sebep olana; ister benden olsun, ister dışardan! Ama bilmeyerek, yapmış olanlar teveccühümü kazanmak için ya da bu öğretim henüz eline geçmediği için bilmeyerek yapmaya devam edenler, dünyanın herhangi bir yerinde suçlu görülmezler hiçbir zaman.
  7. Hayvanların da hepsi benimdir. Her hayvanı severim aslında. Onlar, tabiatın masum çocuklarıdır daima. Kötü tanrının ve kötülüğün tanrısının ve kanlı tanrının ve kölelerin tanrısının dinlerine tapanlar değil midir, hayvanların neslini kurutan ve yuvalarını iki kuruşluk menfaat uğruna dağıtan?
  8. Her hayvan kutsaldır bana; ama bazı hayvanlar bana atfedildikleri için daha kutsal gelir gözüme. İnsanların bana yakıştırdığı hayvanlardır bunlar. Keçi kutsaldır bana; çünkü yüzyıllardır insanlar benimle özleştirdiler onu bir çok ülkede. Piramitlerin ülkesinde ve binyıllar önce Eşek benim hayvanım sayıldı. Bu yüzden de kutsaldır bana. Ve gene aynı ülkede çakal ve sırtlan benim hayvanım sayıldılar. Ve çölün hayvanları yılan ve akrep bana ithaf edildiler, Seth ismimle tanınırken. Ve hipopotam benim sayıldı ve timsah. Bu yüzden kutsaldır bana bu hayvanlar.
  9. Yüzyıllarca Avrupa kıtasında ve değişik yerlerde kedi, benim sayıldı. Daima kara büyü ve şeytan tapınımıyla birleştirildi. Engizisyon yakmadı mı bir çok ihtiyarı ve kadını, sadece kedisi var diye. Kediyi büyü sembolü saydılar ve benim sembolüm olarak gördüler; hele rengi siyahsa şeytanın kendisi olarak nitelendirdiler. Bu yüzden de kutsaldır o hayvan benim için.
  10. Kim ki, zarar verir veya acı çektirir veya gereksiz yere öldürürse bu hayvanları, lanet olsun ona! Kim, bu hayvanları bana kurban olarak ve takdime olarak görürse, binlerce defa lanet olsun ona! Ama yaşamak için etinden veya derisinden veya kemiğinden istifade edebilmek için öldürülebilir her hayvan; ama sadece gerektiği kadar! Asla bir zevk ve kurban olmamalı bunlar.
  11. Bütün ağaçlar ve tabiat kutsaldır, ayırım yapmadan. Ormanlar, benim gerçek alemim ve katım ve yurdum değilse de dünyada en sevdiğim yerlerdir. Lanet olsun ağaçları kesenlere! Lanet olsun yağmur ormanlarını tüketenlere! Bunları yapanlar değil midir kötü tanrının kulları? Lanet olsun bir ağacın ruhunu öldürene!
  12. Denizleri kirletenlere ve dünyayı, maddenin cennetini yaşanır yer olmaktan çıkaranlara lanet olsun! Bu dünya ödülünüzdür. Onu yok edene lanet olsun! Gelecek olan altın çağda, benim insanlarım ve benim dinim ve benim hükmüm bu dünyada hüküm sürecektir. Lanet olsun dünyaya zarar verene! Lanet olsun güzellikleri çöpüyle kirleten kötülük tanrısının takipçilerine ki, hepsi cezalanacaktır; ya kendileri ya da kendilerinden gelen nesilleri. Ama asla dönemeyeceklerdir dünyaya, ikinci bir bedenlenme ile. Bu, bilinmelidir!
Gördüğümüz üzere Satanizmde hiçbir canlıya ve tabiata sebepsizce zarar vermek yoktur. İblistaparlığın satanizm ile hiçbir alakası yoktur, Satanizmin her kolunu araştırabilirsiniz Ateistik Satanizm, Spritüel Satanizm... hiçbirinde böyle bir şey bulamazsınız, bu satanizmin adını kirletmek için söylenen kirli bir iftiradır.
Bitirmeden önce, Sana bir sorum var. Satanizm nedir biliyor musun? Seni bir araştırmaya davet ediyorum. "Yüzyıllardır insanlara yanlış olarak lanse edilen Satanizm aslında nedir?". Bana özelden veya bu posttan aklına gelen her soruyu sorabilirsin. İyi günler dilerim.
Efendinin laneti canlılara eziyet edenlerin ve tabiata zarar verenlerin üzerine olsun.
Ave Satanus Amen!
submitted by Baphomet-exe to ToplumsalTartishma [link] [comments]


2020.07.05 15:34 Baphomet-exe Satanistler kedi keser mi? Sude andas olayı nedir?

Esenlikler dostlarım, bugün birkaç postta açıkladım fakat kendim bir post atmamın daha sağlıklı olacağını düşündüm. Konumuza dönecek olursam, Arkadaşlar belirtmek isterim ki bu ilgi isteyen ergen satanist değil, iblistapar. Ailesinden göremediği ilgiyi internette arayan insan kalıbına sokamadığım rezil bir canlı. Peki bahsettiğim iblistaparlık nedir? Ve satanizmden farkı nedir?
İblistaparlar semavi dinlerdeki kötülüğün kaynağı olan şeytana taparlar, ve bu konuda semavi dinlerin kitaplarına katılırlar, yani bizden çok semavi dinlere yakındırlar aslında, tek yaptıkları sapık sadistliklerini efendi şeytanın adı altında yaşamaya çalışıp satanizmin adını kirletmek, satanist olmayan insanlar bu grubu çok kişi zannediyor fakat bir elin parmaklarını geçmez sayıları, satanizme oranla %0,5 inden az bir kısmı oluştururlar, ilk iblistapar faaliyetleri orta çağın sonu ile yeni çağın başına denk gelir, artık kilisenin baskısından bıkmış fransız rahip-rahibeler öyle bir raddeye gelmiştir ki artık “tanrıdan” da isadan da nefret etmeye başlamışlardır, bu yüzden kötülük yaparak tanrıdan uzaklaşıp şeytana yaklaşmak istemişlerdir, ama bu yaptıklarının bir dayanağı yok, mantıkları “hmm kitapta şeytan kötü diyor o zaman kötüdür, ben de hawalı olmak için satanistim diyip kedi kesmeliyim” hayvanlar ve tabiat, bütün canlılar bizde kutsaldır. Günümüzde medya bu grubu kullanarak insanları satanizmden korkuttuğu için insanlar böyle sanıyor, keşke halkımız duyduklarına değil araştırdıklarına inansa, insanlarımız araştırmaktan bile korkar oldu ne yazık ki. Efendi şöyle der;
  1. Kurban istemez benim ibadetim; ki çok ender zamanlarda bir iki tanesi müstesna. Sizin kurbanınız, kendinizi anlamaktır ve teninizi yaşamaktır ve diğerlerinin ihtirasına da saygı göstermektir. Ama kurban vermeniz gerekirse o müstesna zamanlarda, asla ve asla öldürmek için öldürmeyin! Yiyemeyeceğiniz hayvanı öldürmeyin.
  2. Benim ihtiyacım yok kurbanlarınıza, ama onun faydası sizedir. Et olarak da, ruh olarak da. Ben, çöle gömülecek olan milyonlarca kurbanı kesmenizi emreden ve de buna ihtiyaç duyan, Sahte Tanrı değilim! Kan sarhoşluğu içinde ve tatmin edilmemiş şehvevi zevklerin tatmini ile öldürülür o kurbanlar ve cennet umulur bunun için. Ne kadar riyakarca!
  3. Her sembol benimdir ve her hayvan benimdir. Severim bütün hayvanları çünkü onlar kirletilemezler kötü tanrı tarafından. Kurban istemem ibadetinizde; ama bazı özel zaman ve durumlar da olabilir bunun için. O zaman, asla ama asla yiyemeyeceğiniz veya yenmesi alışılmış olmayan bir hayvanı kurban etmeyin bana! Ziyan da etmeyin etini.
  4. Dünyanın değişik yerlerinde, benim yolumu bulmak isteyenler zaman zaman kanlı törenler yaparlar. İnsan da öldürülür benim adıma. Ama ben istemem aslında bunu. Ben, ölümün ve dehşetin tanrısı değilim ve sadece kötülüğün tanrısı ister insan kurbanını. Eski törenler ve usuller hükmünü kaybetmiştir artık. Her şey çağa uymalıdır daima.
  5. Yine de kızmam veya kınamam, bana yakın olmak için yapılanları. Bazı takipçilerim uzak ülkelerdeki, öldürürler dışarıdakileri. Bazıları da sadisttir açıkça; ama bu benim öğretimin değerini düşürmez. Arabın dininde din adına öldürülmez mi insanlar. Arabın dininde veya Kilisenin ya da Yahudinin dininde hiç mi sapık veya sadist veya katil yoktur. O zaman genelleme yapılmaz da, neden benim bir takipçim bunu yaptı mı, kötülük sembolü olarak bütün takipçilerim karalanıyor. Ama yine de kızmam ben kanlı ayinler yapanlara; çünkü bu da yapılır bana yakın olmak için. Ama şimdi söylüyorum işte. Çok özel durum olmadıkça yapmasın böyle şeyler seçkinlerim ve sevenlerim.
  6. Ama varsa bir kininiz ve sadistseniz ve zevk alırsanız böyle şeylerden, onu kendiniz için yapın; ben aldırmam istenenin yapılmasına; ama asla! benim adıma yaptığınızı söyleyerek ve düşünerek ve beni bahane ederek ve benden vahiy aldığınızı iddia ederek, yapmayın özel zevkinizi. Asla karalamayın bütün takipçilerimin toplumunu! Lanet olsun bundan sonra bunu yapana! Lanet olsun insanların benden ve benim doğru yoluma girmekten korkmasına sebep olana; ister benden olsun, ister dışardan! Ama bilmeyerek, yapmış olanlar teveccühümü kazanmak için ya da bu öğretim henüz eline geçmediği için bilmeyerek yapmaya devam edenler, dünyanın herhangi bir yerinde suçlu görülmezler hiçbir zaman.
  7. Hayvanların da hepsi benimdir. Her hayvanı severim aslında. Onlar, tabiatın masum çocuklarıdır daima. Kötü tanrının ve kötülüğün tanrısının ve kanlı tanrının ve kölelerin tanrısının dinlerine tapanlar değil midir, hayvanların neslini kurutan ve yuvalarını iki kuruşluk menfaat uğruna dağıtan?
  8. Her hayvan kutsaldır bana; ama bazı hayvanlar bana atfedildikleri için daha kutsal gelir gözüme. İnsanların bana yakıştırdığı hayvanlardır bunlar. Keçi kutsaldır bana; çünkü yüzyıllardır insanlar benimle özleştirdiler onu bir çok ülkede. Piramitlerin ülkesinde ve binyıllar önce Eşek benim hayvanım sayıldı. Bu yüzden de kutsaldır bana. Ve gene aynı ülkede çakal ve sırtlan benim hayvanım sayıldılar. Ve çölün hayvanları yılan ve akrep bana ithaf edildiler, Seth ismimle tanınırken. Ve hipopotam benim sayıldı ve timsah. Bu yüzden kutsaldır bana bu hayvanlar.
  9. Yüzyıllarca Avrupa kıtasında ve değişik yerlerde kedi, benim sayıldı. Daima kara büyü ve şeytan tapınımıyla birleştirildi. Engizisyon yakmadı mı bir çok ihtiyarı ve kadını, sadece kedisi var diye. Kediyi büyü sembolü saydılar ve benim sembolüm olarak gördüler; hele rengi siyahsa şeytanın kendisi olarak nitelendirdiler. Bu yüzden de kutsaldır o hayvan benim için.
  10. Kim ki, zarar verir veya acı çektirir veya gereksiz yere öldürürse bu hayvanları, lanet olsun ona! Kim, bu hayvanları bana kurban olarak ve takdime olarak görürse, binlerce defa lanet olsun ona! Ama yaşamak için etinden veya derisinden veya kemiğinden istifade edebilmek için öldürülebilir her hayvan; ama sadece gerektiği kadar! Asla bir zevk ve kurban olmamalı bunlar.
  11. Bütün ağaçlar ve tabiat kutsaldır, ayırım yapmadan. Ormanlar, benim gerçek alemim ve katım ve yurdum değilse de dünyada en sevdiğim yerlerdir. Lanet olsun ağaçları kesenlere! Lanet olsun yağmur ormanlarını tüketenlere! Bunları yapanlar değil midir kötü tanrının kulları? Lanet olsun bir ağacın ruhunu öldürene!
  12. Denizleri kirletenlere ve dünyayı, maddenin cennetini yaşanır yer olmaktan çıkaranlara lanet olsun! Bu dünya ödülünüzdür. Onu yok edene lanet olsun! Gelecek olan altın çağda, benim insanlarım ve benim dinim ve benim hükmüm bu dünyada hüküm sürecektir. Lanet olsun dünyaya zarar verene! Lanet olsun güzellikleri çöpüyle kirleten kötülük tanrısının takipçilerine ki, hepsi cezalanacaktır; ya kendileri ya da kendilerinden gelen nesilleri. Ama asla dönemeyeceklerdir dünyaya, ikinci bir bedenlenme ile. Bu, bilinmelidir!
Gördüğümüz üzere Satanizmde hiçbir canlıya ve tabiata sebepsizce zarar vermek yoktur. İblistaparlığın satanizm ile hiçbir alakası yoktur, Satanizmin her kolunu araştırabilirsiniz Ateistik Satanizm, Teistik Satanizm... hiçbirinde böyle bir şey bulamazsınız, bu satanizmin adını kirletmek için söylenen kirli bir iftiradır. Bitirmeden önce, Sana bir sorum var. Satanizm nedir biliyor musun? Seni bir araştırmaya davet ediyorum. "Yüzyıllardır insanlara yanlış olarak lanse edilen Satanizm aslında nedir?". Bana özelden veya bu posttan aklına gelen her soruyu sorabilirsin. İyi günler dilerim. Efendinin laneti canlılara eziyet edenlerin tabiata zarar verenlerin üzerine olsun.
Ave Satanus Amen!
submitted by Baphomet-exe to KGBTR [link] [comments]


2020.06.19 01:08 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) Gustav Landauer – 7

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) Gustav Landauer – 7
https://preview.redd.it/ha91pzbh1r551.jpg?width=850&format=pjpg&auto=webp&s=b600e42b2c7732c4a7eb2d2adf205a46b767cca7

Marksizm

Karl Marx, Marksizm’in iki bileşenini, bilimi ve siyasi partiyi, suni bir biçimde birleştirip görünüşe bakılırsa tümüyle yeni, dünyanın daha önce görmediği bir şeyi, yani bilimsel bir temele ve bilimsel bir programa sahip bilimsel siyaseti ve partiyi yarattı. Bu gerçekten de yeni bir şeydi ve üstelik modern ve vakitlice idi ve ayrıca bilimi, aslında en son bilimi temsil ettiklerini duymaları işçilerin gururunu okşadı. Eğer kitleleri kazanmak istiyorsanız, o zaman gururlarını okşayın. Onları ciddi düşünce ve eylem için güçsüz kılmak ve onların temsilcilerini içi boş bir hayranlığın ilk örneği (arketip) yapmak, kendilerinin bile, en iyi ihtimalle yarım anladıkları bir retoriği söylemek isterseniz, o zaman bilimsel bir partiyi temsil ettiklerine inandırın. Onları büsbütün kötücül aptallıkla doldurmak isterseniz, parti okullarında eğitin. Bunun içindir ki bilimsel parti tüm zamanların en gelişmiş insanlarının talebi idi! Yürürken, düşünürken, yazarken veya resim yaparken içgüdü ve ılımlılık ile hareket eden tüm eski politikacılar ne kadar da amatörlermiş. Bu doğal yeteneğin yanı sıra epey vasıf ve teknik gerektirse dahi hiçbir surette bilim değildi. Ve Plato’dan Machiavelli’ye oradan muhteşem Demagog için El Kitabı’nın yazarına bir bilim çeşidi olarak siyasetin temsilcileri ne kadar da mütevazı kişilermiş. Onlar, basitleştirme ve sentez için büyük bir yetenek ve kesif bir gözle bireysel deneyimleri ve kurumları düzenlediler ve sınıflandırdılar, fakat bunu bilimsel olarak yapma fikri akıllarına hiç gelmedi. Sanatsal yaratıcılık için program temeli sağlamak iddiasında olsaydı estetik nasıl olurdu; Marksizm işbu bilimsel sosyalistler içindir.
Marksizm hükmetmek isteyen profesördür; bu cihetle Karl Marx’ın meşru çocuğudur. Marksizm, babasına benzeyen bir uydurmasyondur ve Marksistler kendi doktrinlerine benzerler.
Fakat gerçekte Marksizm’in bilimsel hezeyanı partinin nesnel (practical) politikalarıyla da iyi uyum sağlayamaz. Bu ikisi sadece Marks ve Engels veya profesörle ipleri elinde tutanı şahsında birleştiren Kautsky gibi adamlar açısından uyuşur. Elbette kişi şayet ne istediğini biliyorsa doğru ve faydalı olanı isteyebilir. Fakat – böyle bir bilginin adına bilim denen şeyden uzak olduğu gerçeği dışında – bir yandan doğal hukukun varsayılan gücüne sahip sözde tarihsel gelişme yasalarına, şeylerin nasıl zorunlu ve kaçınılmaz olarak gelmesi gerektiğinin kesin bilgisine dayanıp böylece hiçbir insanın ne iradesinin ne de eyleminin bu ön belirlenimi zerre kadar değiştiremediğini ileri sürmek; diğer yandan dilemek, talep etmek, etki etmek, eyleme geçmek ve detayları değiştirmek dışında bir şey yapamayacak bir siyasi parti olduğunu iddia etmek handiyse çelişkilidir. Bu iki uyuşmazlık arasındaki köprü insan tarihinde kamuoyuna ifşa edilmiş en çılgın kibirdir. Marksistlerin yaptığı veya talep ettiği her şey (kaldı ki talep ettikleri yaptıklarından çoktur) şu anda tam da Tanrı (Providence) tarafından belirlenmiş gelişimin gerekli bağlantısıdır ve sadece doğal hukukun tezahürüdür. Diğerlerinin, Karl Marx tarafından keşfedilen ve sağlama alınan insafsız tarihsel eğilimleri zapt etmek adına yaptığı her şey nafile bir çabadır. Diğer bir deyişle Marksistler, amaçları bakımından gelişim yasasının icrai organlarıdır. Marksistler, üç aşağı beş yukarı bir kişide birleşen doğa ve toplum hükümetinin yasama ve yürütme dalları gibi bu yasanın keşfedicileri ve de uygulayıcılarıdır. Her halükarda diğerleri de istemeyerek de olsa bu yasaların uygulanmasına yardım ederler. Yoksul arkadaşlar her zaman yanlış şeyi isterler fakat tüm çabaları ve eylemleri ancak Marksizm tarafından belirlenmiş ihtiyaca yardımcı olur. Her kibir, her inatçı çılgınlık, hoşgörüsüzlük ve dar kafalılık ve Marksistlerin bilimsel-politik yürekleri ile sürekli sergilenen tüm küçümseyici huylar, saçma ve tuhaf teori karışımları, bilim ve parti pratiklerinden kaynaklanır. Marksizm hükmetmek isteyen profesördür; bu cihetle Karl Marx’ın meşru çocuğudur. Marksizm, babasına benzeyen bir uydurmasyondur ve Marksistler kendi doktrinlerine benzerler. Tek fark şu ki gerçek Profesör Karl Marx’ın entelektüel zekâsı, eksiksiz bilgisi ve çoğunlukla takdire şayan mantıksal birleştirimi ve birlik hediyesi şimdilerde genellikle broşür yazarlarının ilmi, parti-okul bilgeliği ve alt tabakanın papağan gibi tekrarı ile yer değişmiştir. En azından Karl Marx ekonomik yaşamın gerçeklerini, yararlanılan-kaynaklara ilişkin belgeleri ve – çoğu kez oldukça küstahça da olsa – büyük içgüdüsel dehaların keşiflerini çalışmıştı. Onun halefleri ise genellikle Berlin’deki Eğitim Bakanlığı’nın onayı ile derlenmiş ders kitapları ve özetleri ile yetinmektedir. Ve bizler burada proleteryanın aptal ve hayâsız dalkavukluğuna uymak zorunda olmadığımız için sosyalizm proleteryanın ortadan kalkmasını amaçladığı ve bu sebeple de onu ilgili tüm tarafların yüreğine ve aklına bilhassa faydalı bir kurum olarak görmediği için (büyük ve talihli şahıslar açısından, elbette, tıpkı her zorluk ve engelde olduğu gibi beraberinde pek çok avantajı getirecektir. Bir tür hazır oluş veya açık icra ihtimali ve gerilimi oluşturduğu ölçüde yoksunluğun ve içsel boşluğun bir gün, o büyük anda, birdenbire tüm kitleleri dayanışma ve deha ile hareket etmek üzere zorlayacağına dair her zaman bir umut vardır) burada bir kez daha şu söylenebilir: doğrudur, bir mucize, yani ruhun mucizesi, bir gün proletaryanın başına gelebilir, diğer tüm insanların başına gelebildiği gibi. Fakat Marksizm bu tür bir Pentekostal mucize değildi ve lisana bir hediye getirmedi. Daha çok Babilli bir kafa karışıklığı ve yüksekten atış idi. Proleter Profesör, proleter avukat ve parti lideri, bilim olma iddiasındaki sosyalizm türü olan ve adına Marksizm denilen o karikatürlerin karikatürüdür.
Bu Marksizm bu bilimi ne öğretir? Ne iddia eder? Geleceği bildiğini iddia eder. Sonsuz gelişim yasası ve insanlık tarihinin belirleyici faktörlerine ilişkin derin bir iç görüye sahip olduğunu; neyin gelmekte olduğunu, tarihin nasıl devam edeceğini ve koşullarımızdan ve üretim ve örgüt biçimlerimizden ne çıkacağını bildiğini zanneder.
Bilimin değeri ve anlamı hiç bu kadar saçma bir şekilde yanlış anlaşılmamıştı. İnsanlıkla, özellikle insanlığın en çok ezilen, entelektüel olarak mahrum edilmiş ve geri kalmış kısmı ile çarpık ayna görüntüsü kullanılarak hiç bu kadar alay edilmemişti.
Biz burada henüz bu bilimin içeriğini, Marksistlerin keşfettiklerini iddia ettikleri insanlığın varsayılan gidişatını hesaba katmadık. Bu noktada mesele sadece geçmişin verilerinden ve bilgilerinden ve günümüzün olguları ve koşullarından kesin bir bilgiyle geleceği haber veren, hesaplayan ve belirleyen bir bilimin var olduğuna dair ölçüsüzce aptal varsayımı ortaya çıkarıp, onunla alay etmek ve bu varsayımı reddetmektir.
Bu cihetle tarih ve politik ekonomi, bilim değildir. Tarihteki etkin güçler bilimsel olarak formülleştirilemezler; bunların hükümleri her zaman, içerdiği veya yaydığı insan doğasına bağlı olarak daha yüksek veya daha alçak bir isimle tarif edilebilir bir tahmin – kehanet ya da profesöre ait saçmalık – olacaktır.
Buraya kadar inandığım gibi – bildiğim gibi demeye de cüret edebilirim zira ahmaklar tarafından yanlış anlaşılmaktan korkmuyorum, aslında öyle olmasını ümit ediyorum – nereden geldiğimizi, nereye gittiğimizi – en derin inancım ve hissimle – nereye gitmemiz gerektiğini ve nereye gitmek istememiz gerektiğini konuşmaya da çalıştım. Fakat bu ihtiyaç bize doğal hukuk şeklinde değil ne olması gerektiği ile dayatılır. Desem ki bir şeyler biliyorum, bu bilme matematikteki bilinmeyen bir miktarın bilinenlerden hesaplanması anlamına mı gelir? Ya da bir geometri sorusunun çözülebilmesinde olduğu gibi midir? Ya da yerçekimi ve eylemsizlik yasası yahut enerji sakınımı kanunu her zaman geçerli midir? Veyahut formül için gereken verileri biliyorsam düşen bir nesnenin veya merminin yolunu hesaplayabilmem gibi midir? Veya H2O’nun su olduğunu bilmem gibi midir? Veya pek çok yıldızın hareketlerini hesaplayıp ay ve güneş tutulmalarını öngörebilmem gibi midir? Hayır! Tüm bunlar bilimsel eylemler ve sonuçlardır. Bunlar tabii yasalardır çünkü aklımızın yasalarıdır. Fakat yaşamımızdan ve bedenimizden ne anlam çıkaracağımızı, önceki yaşamımızın devamının, önümüzdeki yolun, sıkışmanın salınmasının, eğilim etkinleşmesinin – tüm bunlara “gelecek” denmektedir – ne olacağını söyleyen bir doğal yasa, aklımızın yasası, büyük enerji sakınımı yasasının bir alt-yasası daha vardır. Bunlar bilim şeklinde sunulamazlar, diğer bir deyişle sadece sınıflandırmaya tabi emrivakiler şeklinde değil bir eğilime eşlik eden his, dışarıdan gelene tamamen münasip arzu ve çabanın iç baskısı, dengenin değişen durumu şeklinde sunulabilirler. Bu; iradeye, göreve, kehanete varan tüm bildirimlere, vizyona ve sanatsal yaratıma işaret eder. Üzerinde durduğumuz yolun hedefi bir matematik sorun ya da olgusal bir rapor, hatta bir gelişim yasası ile benzer değildir. Bu, enerji sakınım yasası ile alay etmek olurdu. Bu yol cesur yürekliliğe tekabül eder. Bilginin anlamı: yaşamış olmak, olan şeylere sahip olmaktır. Yaşamın anlamı: yaşamak, gelecek olanı yaratmak ve bunun acısını çekmektir.
Bu sadece geleceğin bilimi olmadığı anlamına gelmez; yalnızca halen yaşayan geçmişin yaşayan bilgisinin olduğunu, orada yatan ve ölü olan bir şeylerin etkisiz bilimi olmadığını da ima eder. Marksistler ve onlar gibi tüm ahlakçılar ve gelişim politikacıları, ister Darwin-öncesi Marksistler gibi katastrofik ve çapsal gelişim teorisine bağlı olsunlar, isterse Darwinci revizyonistler gibi yavaş, tedrici çok küçük değişimlerin toplamı yolu ile eşit gelişen ilerlemeyi yerleştirmeyi dilesinler, bunlar ve gelişim biliminin tüm temsilcileri, mutlaka bilimsel faaliyetten vazgeçemiyor iseler, müteakip, görkemli, ilgili kelime gruplarının yani Ben Biliyorum, Ben yapabilirim (buradaki –ebilmek eki yetiyi ima eder. ç.n.), Ben yapabilirim ( buradaki –ebilmek eki olasılığı ifade eder. ç.n.), O yapmalı (buradaki -malı zorunluluk ifade eder. ç.n.), Ben yapmalıyım (buradaki –malı tavsiyeyi imler. ç.n.) ifadelerinin gerçek anlamlarına dair, doğa ve ruhun gerçekliğine ilişkin ne ifade ettikleri ile ilgili bilimsel bir araştırma yürütmelidirler. Bu onları daha mütevazı ve bilimsel, daha insani ve anlayışlı ve daha girişken ve mert yapacaktır.
Bu cihetle tarih ve politik ekonomi, bilim değildir. Tarihteki etkin güçler bilimsel olarak formülleştirilemezler; bunların hükümleri her zaman, içerdiği veya yaydığı insan doğasına bağlı olarak daha yüksek veya daha alçak bir isimle tarif edilebilir bir tahmin – kehanet ya da profesöre ait saçmalık – olacaktır. Bunlar her zaman doğamıza, karakterimize, yaşamımıza ve çıkarlarımıza bağlı bir değerlendirme olacaktır. Ayrıca söz konusu güçler şekilsiz, kararsız, belirsiz ve değişken olarak bizce kesinkes biliniyor olsa dahi bu tür ilkelerin uygulanması için gerekli olan olgular çok az bilinmektedir. Zaten insanın kelimenin tam anlamıyla sonsuz olan geçmişiyle ve dünya ile ilgili bilimsel bir değerlendirme yapmak için elimizde hangi dış bulgular vardır ki? Elbette, her tür şey, fazlasıyla çok, bu sözde bilimin arabalarına taşınmış ve bu arabalardan indirilmiştir. Maalesef bunlar sözde insan ve dünya tarihinin bir saniyesinden palas pandıras atılmış, karışmış, harap olmuş, parçalanmış yıkıntılardır. Hiçbir örnek ne kadar az bildiğimizi açıklığa kavuşturmaya yetecek kadar kaba değildir. Elbette bir örnek, tıpkı muhteşem Goethe’nin dediği gibi, sezgisel deha için genellikle bin kelimeye değerdir ve onları bünyesinde barındırır. Bununla birlikte bu biyolojik oluş ve insanlık tarihinin tüm alanları için güçlerle ve yasalarla ilgili örnek olaylar bulunmaktadır fakat yine Goethe’nin dilini kullanacak olursak, bunlar düpedüz veri-toplayıcılarının, Darwincilerin ve revizyonistlerin deneysel gübrelerine ve Marksistlerin diyalektik gübresine dönüşürler. Ve bu cihetle dahi – ki kendisi için insanların bir arada yaşamış olmaları ile ilgili meselelerde bir olay genellikle bin kelimeye bedeldir- bir bilim dehası değildir; yaratım ve eylem dehasıdır. Yaşamın bilgisi dâhil edilmiştir fakat ne kadar hakiki, büyük bilime dayandırılabilse de bu, bilim değildir.
Ve tanrıya ve dünyaya şükür olsun ki bu böyle! Gelecek olan her şeyi biliyor, gerçekten biliyor olsaydık niçin yaşardık? Yaşamanın anlamı yeni bir şeye dönüşmek değil midir? Yaşamanın anlamı eski, kendine güvenen ve bağımsız birer varlık olarak bizlerin, müstakil bir dünya ve sonsuz oluş olarak, içinde olmadığımız yeni, belirsiz bir başka dünyaya eşit derecede sonsuz, geçitten geçide ve çokluktan çokluğa girmemiz değil midir?
Kendimize canlı dediğimiz zaman, biz okuyucular ya da gözlemleyiciler ya da varlıklar çok iyi bilinen güçler tarafından eskiden eski olana, eşit derecede iyi bilinen bir yere doğru sürüklenenler değil miyiz? Ya da bizler eylem nesneleri olmaktan çok yürüyen ayak ve çalışan el değil miyiz? Ve dünya bize, her sabah kalktığımızda, meçhul, bilinmez ve amorf, kendi doğal kabiliyetlerimizin bir aracı ile oluşturup özümsediğimiz yeni ve sunulan bir şey gibi görünmez mi? Ah siz Marksistler, keşke özel yaşamınızda bereket ve neşenin bolluğuna sahip olsaydınız, o zaman yaşamı bilime döndürmek istemez ve döndüremezdiniz! Ve nasıl yapardınız ki, sosyalist olarak görevinizin, neşe dolu iş biçimleri ve topluluklar ve neşe içinde yaşayan toplum olma durumunu edinmeleri için insanlara yardım etmek olduğunu bilseydiniz.
Bıkmış, şüpheci veya dertli olarak değil, neşe ile kabullenerek insanların ve ulusların çok çeşitli ve anlaşılmaz geçmiş ve gelecek yaşam biçimlerine dair hiçbir şey bilmediğimizi belirtiyorum; binyılın kaderini bilmek, hissetmek ve içeriden yaşamak için yeterince, pek çok insana göre daha fazla, gururlu ve cesurum. Ne olduğuna ve neyin olmakta olduğuna dair bir fikrim var. Kaderimizin gidişatına ilişkin benim de bir hissiyatım var. Nereye gitmek ve nerede başkalarına tavsiyede bulunmak ve onları yönlendirmek istediğimi biliyorum. Ve pek çok kişiye, hem şahıslara hem kitlelere, iç görümü, coşkun hissimi, güçlü irademi aktarmak istiyorum. Fakat bir formülle mi konuşuyorum? Aldatıcı bir biçimde bir matematikçi gibi gizlenen bir gazeteci miyim? Bilim flütüyle toy çocukları saçmalık ve sahtekârlık dağına yönlendiren Fareli Köyün Kavalcısı mıyım? Ben bir Marksist miyim?
Hayır, fakat ne olduğumu söyleyeceğim. Konuştuğum başkaları – Marksistler – bana anlatana kadar beklemek zorunda değilim. Herkes kadar çalıştım, araştırdım ve bilgi topladım ve eğer tarih ve ekonomi diye bir bilim varsa ben kesinlikle onu öğrenecek yeterli beyne sahibim. Gerçekten de sizler, siz Marksistler tuhaf insanlarsınız ve kendinizi merak etmemeniz hayret verici. Mütevazı bir zekâya sahip insanların dahi bilimin sonuçlarını, bu sonuçlar ortada varken öğrenebileceği eski ve kesin bir konu değil midir? O halde tüm tartışmalarınızın, polemiklerinizin ve ajitasyonlarınızın, tüm talepleriniz ve müzakerelerinizin, tüm retoriğinizin ve münakaşalarınızın maksadı nedir? Bir biliminiz varsa eğer, bu yersiz didişmelerinize son verin. Okul müdürünün sopasını elinize alın ve bizi bilgilendirin, bize öğretin, yöntemleri, işleyişleri, yapıları öğrenmemizi ve bunları cansiperane uygulamamızı sağlayın ve tecrübeli, kandırılmamış ve kesin bilenler olarak Bebel’inizin dürüst bir amatör olarak denediğini yapın: nihayet gelecek tarihin kesin verilerini bize anlatın!
Çünkü sosyalizmi gasp eden ve Marks’ın Kapitali’ni, Nibelungen hazinesini koruyan cüceler gibi bekleyen Niselheim’ın soğukkanlı insanları küçümsenmeli ve dağıtılmalıdır. Sosyalizm meşru varislerine devredilmeli ki böylece neyse ona, – neşe ve coşkuya, inşa ve yapıma, tüm duyular için ve tüm ilksel yaşamlar için ve şimdilerde eylem halinde bir icraya dönüşmek üzere olan sonuna kadar görülen bir rüyaya – dönüşebilsin
Bu yüzden ben de çalıştım, sizin gibi değil ama sizden daha iyi çalıştım ve yine de şunu söylüyorum: öğrettiğim kesinlikle bilim değildir. Her kişinin kendi doğasını, kendi gerçek yaşamının kendisini aynı yola yöneltip yöneltmediğini incelemesine izin verin ve ancak o zaman onun benimle gelmesine müsaade edin ama müsaade edin. Sizden daha iyi çalıştım çünkü bende sizde bulunmayan bir şey var. Elbette, kibrim, ya da yaygın olarak adına ne deniyorsa, sizinkinden daha fazla değil. Kendime dair mütevazı yani münasip görüşümü kendime saklarım, gayet tabii akranlarım arasında, kimin sosyalist kimin sosyalist olmadığını söyleme zorunluluğu hariç! Çünkü sosyalizmi gasp eden ve Marks’ın Kapitali’ni, Nibelungen hazinesini koruyan cüceler gibi bekleyen Niselheim’ın soğukkanlı insanları küçümsenmeli ve dağıtılmalıdır. Sosyalizm meşru varislerine devredilmeli ki böylece neyse ona, – neşe ve coşkuya, inşa ve yapıma, tüm duyular için ve tüm ilksel yaşamlar için ve şimdilerde eylem halinde bir icraya dönüşmek üzere olan sonuna kadar görülen bir rüyaya – dönüşebilsin. Ve varisler hala uyuduğu ve rüya ve şekilciliğin uzak diyarlarında kaldıkları için ve birilerinin mirasa nihayetinde el koyması gerektiği için bu varisleri bir araya toplamalı ve kendimi de onlardan biri olarak meşrulaştırmalıyım.
O zaman bu Marksistler tüm bu bilimsel hurafelerini nereden edinmektedir? Marksistler, geleneğin ve koşulların çeşitlenmiş, parçalanmış, çetrefil ve karışık detaylarını tek bir düzen ve birlik hattına indirgemek istiyorlar. Onlar dahi basitleştirme, birlik ve evrensellik ihtiyacını hissediyorlar.
Gene sana mı ulaştık, oh sen muhteşem kurtarıcı Bir ve Evrensel Fikir, sen ki gerçek yaşama olduğu kadar gerçek düşünceye de gerekli olan, bir arada varolmayı ve toplumu, anlaşmayı ve içselliği yaratan, düşünürlerin zihninde ve doğa sözleşmesinde yer alan fikir? Sen, ruh ismiyle adlandırılan!
Ama sana sahip değiller ve bu yüzden senin yerine koyuyorlar. Bu yüzden kendi yanıltıcı taklitlerini, kendi tarihsel yamalarının ve kendi bilimsel yasalarının ikame ürünlerini uyduruyorlar: onlar sadece detayları oluşturan, ilişkilendiren ve düzenleyen ve dağınık olguları yani bilimi bağlayan tek bir ikna edici genel ilkeyi tanırlar. Aslında bilim ruhtur, düzendir, birlik ve dayanışmadır; bilimse… Fakat o, dolap ve dalavere olduğunda, sözde bilim adamı sırf kılık değiştirmiş bir gazeteci ve kötü kamufle olmuş başyazar olduğunda, istatistiklere göre formüle edilmiş pek çok olgu ve diyalektikle maskelenmiş basmakalıp sözler, tarihin bir çeşit yüksek matematiği ve gelecek yaşam için şaşmaz bir el kitabı olduğunu iddia ettiğinde bu sözde bilim ruhsuzdur, idrak kabiliyetine engeldir. Argümanlar ve kahkahayla, sinirden kudurarak yok edilmesi gereken bir engeldir.
Ruhun diğer biçimlerini bilmiyorsunuz ve bu yüzden peygamberlik oynamak isteyen gerçek profesörler olduğunuz zamanlar hariç, tıpkı ut çalmak isteyen ama çalamayan diğer profesörünüz, koruyucu aziziniz gibi avukat yüzlerinize profesörlük maskesini giydiniz.
Fakat bizler ruhun ne olduğunu biliyoruz ve bunu burada sık sık söyledik. İnsanlığın akışında tür ve kaynak açısından sizinkinden farklı evrensel bir uyumumuz var. Bilgimiz, büyük asli hislerimizle ve güçlü, geniş kapsamlı irademiz ile doludur: bizler – fakat önce siz zavallı Marksistler, bir sandalye çekin ve oturun ve sıkı durun, zira berbat, küstah bir iddia birazdan öne sürülecek, ki bu eş anlı olarak bana karşı küçültücü bir tonda ileri sürmek isteyeceğiniz suçlamanın önüne geçecektir – bizler şairleriz; ve bilimsel dolandırıcıları, Marksistleri, soğuk, boş, ruhsuzları yok etmek istiyoruz böylelikle şiirsel vizyon, sanatkârane yoğunlaşmış yaratıcılık, heves ve kehanet şu andan itibaren harekete geçmek, çalışmak ve inşa etmek için kendi yerini bulacaktır; yaşamda, insan bedenleriyle birlikte, insicamlı bir hayat, iş ve grupların, toplulukların ve ulusların dayanışması için.
Evet, gerçekten de öyle. Yeterince uzun süredir şiirsel bir rüya ve melodi olan, büyüleyici bir çevre ve parlak bir renk cümbüşü tümüyle hayata geçecek ve gerçek olacaktır. Biz şairler, yaşayan ortamda yaratmak ve kimin daha büyük ve daha güçlü uygulayıcılar olduğunu görmek istiyoruz. Bildiğini iddia eden ve hiçbir şey yapmayan sizler mi, yoksa şu anda içinde canlı bir imge, kesin bir his ve enerjik iradeye sahip bizler mi? Ne yapılabilecekse onu yapmak isteyen biziz, şimdi ve sonsuza kadar. Biziz bıkıp usanmadan sizin yanınızdan kahkaha, sebepler ve öfke ile geçip saldırılarla ve savaşlarla daha yoğun parçaların üstesinden gelen, biteviye ileriye güdümlü, sürekli eylem, inşa ve yıkım bulunan harekette bizlerle birlikte olan insanları örgütlemek isteyen. Bilim de, parti de temin etmiyoruz. Sizin anladığınız şekliyle daha az entelektüel ittifak sunuyoruz, zira siz bu tür bir şeyden bahsettiğinizde kafanızda aydınlanma diye adlandırdığınız ve bizim ise yarı-eğitim ve broşür-yemi dediğimiz şey beliriveriyor. Bizi harekete geçiren ruh yaşamın özüdür ve etkin gerçekliği yaratır. Bu ruhun bir diğer adı daha vardır: dayanışma [Bund]; ve bizlerin güzel bir sunumla şiirselleştirmek istediğimiz şey eylemdir, sosyalizmdir, bir işçi sınıfı cemiyetidir[Bund].
İşte burada Marksistlerin neden ruhu materyalist diye adlandırdıkları ünlü tarih mefhumundan dışladıklarını gözlerimizin önünde net bir şekilde görüyoruz ve ona ellerimizle dokunabiliyoruz. Bizler, bu noktada, diğer mükemmel Marksist muhaliflerin yaparken başardıklarına kıyasla daha iyi bir açıklama sunabiliriz. Marksistler, beyannamelerinde ve görüşlerinde ruhu çok doğal, aslında neredeyse mükemmel bir maddi neden ile dışarıda bırakmıştır, yani çünkü ruhları yoktur.
Fakat bu, onların tarihi tanımlama tavırları, hakkıyla “materyalist” olarak adlandırılabildiğinde doğru olabilirdi sadece. Bu da temsilcilerinin kendilerine ait bir ruhla elde edemeyeceği bir girişim olsa da takdire şayan, hatta devasa bir teşebbüs – tüm insanlık tarihini sırf fiziki olaylar, somut gerçek işlemler, dünyanın geri kalanındaki maddi olaylar arasındaki sonu gelmez etkileşim ve insan bedenlerinin psikolojik süreçleri biçiminde tanımlama girişimi – olurdu. Ancak hâlihazırda belirtmiş olduğum sebeplerden ötürü bu, kati surette yasalara dayanan bir bilim olamaz ancak böyle bir bilimin hayali, neredeyse fantastik bir ön taslağa dönüşebilir. Belki bir gün birileri, bu işi, sırf doğru temeli ve dil olanağını bulmak için bile olsa, bu katı yapıyı eritmek ve onu tamamen bir imgeye indirgemek ve bu büyük ters yöne çevirimi üstlenmek, yani insanlık tarihinin tamamını – tüm maddeselliği hariç tutarak- topyekün ruhsal bir oluşum, akli akımların mübadelesi olarak betimlemek için – üstlenecektir. Materyalizmi nihai sonuçları üzerinden düşünebilen herhangi biri bunun idealizmin diğer yüzü olduğunu bilir. Böylesi hakiki bir materyalist her kim ise O, ancak Spinoza okulundan geliyor olabilir. Ama bu kadarı yeter! Marksistler bundan ne anlamaktadır? Marksistler, Spinoza adını duyduklarında muhtemelen broşürcülerinin ve Darwinci tekçi yazarların Spinoza’dan çıkarttıkları pelüş oyuncağı düşünmektedir.
Yeter artık: burada sadece, Marksistlerin tarihin materyalist anlayışı dedikleri şeyin rasyonel anlaşılan herhangi bir materyalizm ile hiçbir ilgisi olmadığını söylemek gerekiyor: sonunda Marksistler, materyalizmi rasyonel bir biçimde anlamanın dahi bir çelişki olduğunu düşündüler ve hatta bunda yanılmış bile olmazlardı. Her halükarda öğrettikleri tarihsel anlayış “ekonomik” olmalıdır. Yukarıda da söylendiği üzere onun gerçek adı, ruhsuz tarih anlayışıdır.
Sözcüklerin çelişik yanlış kullanımı Marksistleri, sığ adamları ne kadar rahatsız edilebiliyorsa ancak o kadar rahatsız etmiştir. Bazıları söz konusu çelişkiye absürt bir yarım gerçekle, diğerleri farklı, çarpık bir gerçek dışılıkla uyum göstermiş ve bu şekilde aralarında farklı ekoller ve her türden gerilim ve ayrılık çıkmıştır.
Marksistler, tüm politik koşulların, dinlerin, entelektüel hareketlerin hepsinin sadece ekonomik koşulların ve toplumsal kurumların ve işleyişlerin bir tür yan tesiri, ideolojik bir üst yapısı olduğunu keşfettiğini iddia etmektedir. Elbette kendi doktrinlerini ve tüm ajitasyonlarını ve politik eylemlerini bundan hariç tutmazlar. Onların süfli akılları, kendilerinin ekonomik ve toplumsal gerçeklik olarak adlandırdığı şeyle, akli ve ruhi eylemin ayrılmaz bir biçimde birbiriyle ne denli iç içe geçtiği, ekonomik yaşamın toplumsal yaşamın sadece çok küçük bir parçası olduğu, bu toplumsal yaşamın, insanın bir arada yaşama hareketlerinden, büyük ve küçük ruhsal yapılardan tümüyle ayrılamaz olduğu gerçeğinden sadece biraz rahatsız olur? Onlar, umumiyetle tüm beyanlarında kendi sözcüklerini idrak etme ihtiyacını hiç hissetmemiş ağzı laf yapan konuşmacılardır ve laf ebesidirler. Bir an bunu idrak etselerdi derin sessiz adamlar olurlardı. Zira kendi tüm çelişkilerinde ve tutarsızlıklarında boğulurlardı.
Sözcüklerin çelişik yanlış kullanımı Marksistleri, sığ adamları ne kadar rahatsız edilebiliyorsa ancak o kadar rahatsız etmiştir. Bazıları söz konusu çelişkiye absürt bir yarım gerçekle, diğerleri farklı, çarpık bir gerçek dışılıkla uyum göstermiş ve bu şekilde aralarında farklı ekoller ve her türden gerilim ve ayrılık çıkmıştır. Bu doktrinden yola çıkarak bazıları politikayı ekonominin neredeyse alakasız bir yansımasına indirgediği için Marksizm’in apolitik ve handiyse anti-politik bir tavır beyan ettiği sonucuna varmıştır. [Buna göre] politika, yasama ve hükümet biçimleri önemli değildir; sadece ekonomik biçimler ve ekonomik mücadeleler önemlidir (fakat elbette bu mücadeleler de saf doktrine kaçak sokulmuştur zira bir mücadele, hatta ekonomik bir mücadele dahi tümüyle ruhsal bir meseledir, ruhun yaşamıyla güçlü bir biçimde iç içe geçmiştir – bu kadarı yeter, çünkü, yukarıda da söylendiği üzere, Marksizm’in herhangi bir nokta-i nazarını inceleyen biri her zaman imkânsızlık, taviz ve kaçak keşfeder.) Her şeye rağmen diğerleri, politikanın yardımıyla ekonomik meseleleri etkilemek isterler ve kendilerinin profesörlüğe ait mürekkep lekelerinden oldukça farklı görünen tavizlere, bahanelere ve bıktırıcı gerçeklik düzeltmelerine ekleme yaparlar. Kendilerinin tamamının da uygulaması gerektiği bu geçici çarelere ekleme yaparlar. Mesele bu değil ve biz de bu ihtilaflı meselelerle daha fazla uğraşmayacağız. Bunlarla politik Marksistler, kendi kardeşleriyle, sendikacılarla ve son dönemde iki asil ismin acınası bir biçimde yanlış kullanıldığı sözde anarko-anarşistlerle birlikte savaşsınlar.
Tüm doktrin yanlış olduğu ve bu doktrinin iler tutar bir tarafı olmadığı için, geride doğru ve değerli kalan tek şey İngiltere’de ve başka yerlerde Karl Marx’tan çok uzun zaman önce fark edilmiş olan bir gerçektir: insan olayları üzerinde düşünürken ekonomik ve toplumsal koşulların ve değişimlerinin yüksek önemi göz ardı edilmemelidir. Bu husus, özgürlüğe, kültüre, dayanışmaya, halka ve sosyalizme doğru atılmış en erken ve en önemli adımlardan biri olan, devletten ayrı olarak toplumun keşfi şeklinde adlandırılması gereken büyük harekete sebep olmuştur. Pek çok faydalı ve ufuk açıcı fikirler on sekizinci yüzyılın parlak gazetecilerinin ve politik ekonomistlerinin muazzam yazılarında ve on dokuzuncu yüzyılın ilk sosyalistlerinde bulunmaktadır. Ancak Marksizm tüm bunları bir karikatüre, sahteliğe ve yozlaşmaya indirgemiştir. Marksistlerin kavradığı sözde bilim gerçek etkisi bakımından acınası ve feci bir girişimdir (zira hiçbir sözde bilim, demagojik, hatta sadece popüler bir damgaya sahip olsa dahi, eğitimli ve eğitimsiz kitleleri ve de üniversite profesörlerini kendisine çekmeyecek kadar aptal değildir). Dolayısıyla Marksizm devletten uzaklaştıran bu akımı – diğer bir deyişle ortak bir ruh ile kültürsüzlükten birleşmiş gönüllü teşekküllere yönelen, kendisiyle birlikte toplumların toplumunu taşıyan akımı – gerisin geri devlete ve tüm toplumsal kurumlarımızın ruhsuzluğuna doğru, tersine çevirmeye çalışmaktadır ve dahası bu akım hırslı politikacıların çarklarını döndürmek için koşmaktadır.
Buna daha yakından bakmalıyız. Acı Marksist soğanının sadece iki kabuğunu soyduğumuz için gözlerimizi yaşartsa da bu soğanı daha derinden, merkezine doğru kesmeliyiz. Daha sonra bu ucubeyi kesip parçalara ayırmalıyız ve söz veriyorum buna devam ettikçe her zaman biraz burun çekme ve aksırma ve kahkaha olacaktır. Şimdiden bilim ve Marksistlerin materyalizmi açısından durumu gördük. Fakat bunlar geçmiş, günümüz ve geleceğe ilişkin ne tür bir tarihsel gidişat keşfetti? Bunun, maddi gerçeklikten kendi ruhsal üstyapılarına doğru büyüyen bir gidişat olmadığı kesin, bu muhtemelen Kartezyen pineal bezlerinde büyüyen bir tür.
Şimdi, profesörün yaşamı yanlış bilime, insan vücutlarını kâğıda indirgediği noktaya ulaştık. Kendisi de oldukça farklı bir tür profesöre, dönüşüm için başka pek çok yetenekle beraber dönüştü. Ne de olsa profesörler genellikle kendilerine dönüşüm sanatçıları, sihirbazlar, kasaba fuarlarında el çabukluğu marifetiyle ve geveze çeneleri ile üreten hokkabazlar derler. Karl Marx’ın en ünlü ve belirleyici bölümleri bana hep bu tür profesörleri hatırlatmıştır. “Bir, iki, üç. Gördüğünüze inanmayın”.
Şimdi zamanı geldi: “kapitalist üretim, doğal bir süreçle birlikte kendi değillemesini (negation) üretmektedir:” Sosyalizm. “İşbirliği” ve “yeryüzünün ortak mülkiyeti” için Karl Marx, hâlihazırda “kapitalist çağın bir başarısıdır” diyor. Büyük, muazzam, neredeyse sonsuz proleterleşmiş insan kitleleri aslında sosyalizme neredeyse hiçbir katkıda bulunmamıştır. Onlar sadece vaktin gelmesini beklemelidirler.
Sonuç olarak, Karl Marx’a göre uluslarımızın Orta Çağlar’dan günümüz kanalıyla geleceğe doğru ilerlemeci kariyeri “doğal bir sürecin gereksinimi ile” (İngilizce metne göre ki hala daha en net olandır: doğal bir yasanın zorunluluğu ile), üstelik de artan bir hızla gerçekleşen bir seyirdir. İlk aşamada küçük esnaf olarak sadece ortalama, sıradan insanlar, küçük burjuvalar vb. acınası kişiler vardı ve pek çok insan kendilerine ait küçük mülklere halen de sahipti. Ondan sonra kapitalizm, ikinci aşama, ilerlemeye doğru yükseliş, gelişimin ve sosyalizme giden yolun birinci aşaması geldi ve dünya tümden farklı bir çehreye büründü. Çok az kişi, her biri çok geniş olan mülklere sahipti, kitlenin hiçbir şeyi yoktu. Bu aşamaya geçiş zordu ve şiddet ve çirkin fiiller olmaksızın gerçekleşemezdi. Ancak bu aşamada vaat edilen toprağa doğru ilerleme çok daha hızlı ve gelişmenin sorunsuz işleyen raylarında kolaylıkla gerçekleşti. Tanrı’ya şükür gitgide daha fazla kitle proleterleşti; Tanrı’ya şükür artık daha az kapitalist bulunuyordu; en son proleter kitleler, deniz kıyısındaki kum gibi yalıtılmış devasa müteşebbislerle yüzleşene kadar bu az sayıdaki kapitalist, birbirinin malına el koydu ve şimdilerde de üçüncü aşamaya, gelişmenin ikinci sürecine sıçradılar; sosyalizme doğru son adım ise sadece bir çocuk oyuncağı: “Kapitalist özel mülkiyetin ölüm çanları çalıyor”. “Üretimin araçlarının merkezileşmesi” ve “emeğin toplumsallaşması” diyor, Karl Marx, kapitalizm ile başarıldı. O, buna “kapital tekeli altında gelişen” üretim biçimi diyor, zira kapitalizmin sosyalizme dönüşmeden hemen önceki son güzelliklerini överken her zamanki gibi kolaylıkla şiirsel bir esrikliğe bürünüyor. Şimdi zamanı geldi: “kapitalist üretim, doğal bir süreçle birlikte kendi değillemesini (negation) üretmektedir:” Sosyalizm. “İşbirliği” ve “yeryüzünün ortak mülkiyeti” için Karl Marx, hâlihazırda “kapitalist çağın bir başarısıdır” diyor. Büyük, muazzam, neredeyse sonsuz proleterleşmiş insan kitleleri aslında sosyalizme neredeyse hiçbir katkıda bulunmamıştır. Onlar sadece vaktin gelmesini beklemelidirler.
Yine de doğru değil mi? Kapitalizmin bize işbirliği ve yeryüzünün ortak mülkiyeti ve üretim araçlarını getirmiş olduğu söylenebilirken, siz bilimin beyefendileri, o noktaya ulaşmaktan uzak mıyız? Ortak mülkiyet her ne anlama gelirse gelsin, en azından bu kadarı nettir, gerçi pek çok farklı ortak mülkiyet biçimleri olabilir, fakat gasptan, imtiyazdan, özel mülkten gayri bir şey olsa gerektir. Sözde şimdiden sosyalizme benzeyen bu ortak mülkiyete dair herhangi bir iz şu anda görülebilir mi? Evet mi, hayır mı? Zira bu doğal sürecin daha ne kadar süreceğini bilmeyi çok isteriz. Biliminizi bize gösterin, lütfen!
Fakat kim bilir, kim bilir! Belki de Karl Marx, yeryüzünün ortak mülkiyetinin gözle görünür başlangıçlarını ya da izlerini ve hâlihazırda on dokuzuncu yüzyıl ortalarında tekelci kapitalizmden doğmuş üretim araçlarını gördü. İşbirliğine gelince konu daha yakından inceleme altındadır, şimdiden oldukça nettir. Ancak bana göre işbirliği, birlikte hareket ve ortak çalışma demektir ve bir ineğin ve atın saban önüne müştereken çekilmesine veya pamuk tarlasında veya şeker kamışı tarlasında Zenci (Negro) kölelerin, ortak iş bölümü ile ortak bir mekândaki çalışmasına “işbirliği” ya da “birlikte çalışmak” diyen kişi budala değilse nedir – fakat ne söylüyorum ben? Karl Marx tam da böyle bir budalaya benziyor! Ne geleceği! Kapitalizmin daha fazla gelişmesi de ne! Zeki âlim günümüze sıkışıp kalmıştır. Karl Marx’ın işbirliği dediği şey ki sosyalizmin bir unsuru olması gerekir, kendi zamanındaki kapitalist teşebbüste gördüğü çalışma biçimi, binlerce kişinin bir odada çalıştığı fabrika sistemi, işçinin makinelere adaptasyonu ve kapitalist dünya pazarı için malların üretiminde sonuç olarak ortaya çıkan yaygın iş bölümüdür. Kaldı ki kendisi de sorgulamaksızın kapitalizmin “şimdiden aslında toplumsal üretim teşebbüsüne dayandığını” söylemektedir.
Marksizm’in temelinin, bu tür bir sosyalizm İncili’nin adına Kapital denmesi sembolik olarak önemli değil midir? Sosyalizm, kültür ve dayanışma, yalnızca takas ve neşeli iş, toplumların toplumu, ancak bir ruh uyandığında, örneğin Hristiyan ve Hristiyan-öncesi çağların Cermen uluslarının bildiği gibi gelebilir diyerek, kapitalist sosyalizme kendi sosyalizmimizle karşı çıkıyoruz.
Evet gerçekten de bu tür emsalsiz saçmalıklar eşyanın tabiatına aykırıdır, fakat kapitalizmin sosyalizmi tümüyle kendinden geliştirdiği ve sosyalist üretim biçiminin kapitalizm altında “serpildiğini” söyleyen Karl Marx’ın görüşü kesinlikle doğrudur. Şimdiden işbirliğine sahibiz, şimdiden, en azından yeryüzünün ortak mülkiyetine ve üretim araçlarına giden yol üzerindeyiz. Sonunda geriye kalan çok az mülk sahibini de kovalamaktan başka yapılacak bir şey kalmayacak. Gayri her şey kapitalizmden gelişmiştir. Zira kapitalizm ilerleme, toplum ve hatta sosyalizmle eşitlenmiştir. Gerçek düşman “orta sınıf, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatkâr, çiftçi”dir. Çünkü onlar kendileri çalışırlar ve en fazla birkaç yardımcıya ve çırağa sahiptirler. İşte bu beceriksiz, cüce teşebbüstür, oysa kapitalizm tekbiçimlidir (uniformity), binlerce kişinin tek bir yerde çalışmasıdır, dünya pazarı için çalışmaktır; işte bu toplumsal üretim ve sosyalizmdir.
Karl Marx’ın gerçek doktrini budur: kapitalizm Orta Çağlar’ın kalıntıları üzerinde tam bir zafer kazandığı zaman ilerleme damgasını vurur ve sosyalizm resmen oradadır.
Marksizm’in temelinin, bu tür bir sosyalizm İncili’nin adına Kapital denmesi sembolik olarak önemli değil midir? Sosyalizm, kültür ve dayanışma, yalnızca takas ve neşeli iş, toplumların toplumu, ancak bir ruh uyandığında, örneğin Hristiyan ve Hristiyan-öncesi çağların Cermen uluslarının bildiği gibi gelebilir diyerek, kapitalist sosyalizme kendi sosyalizmimizle karşı çıkıyoruz.
Dolayısıyla iki karşıt, keskin bir zıtlık teşkil etmektedir.
Burada Marksizm – orada sosyalizm!
Marksizm – ruhsuz, sevgili kapitalizm dikeni üzerindeki kâğıt çiçek.
Sosyalizm – çürümeye karşı yeni güç; ruh-suzluk, zorluk ve şiddetin bileşimine karşı, modern devlet ve modern kapitalizme karşı yükselen kültür.
Ve şimdi biri, bu noksansız modern şeye karşı yüzüne ne söylemek istediğimi anlayabilir –Marksizm: zamanımızın vebası ve sosyalist hareketin lanetidir. Şimdi daha da net olarak, bunun böyle olduğu, neden böyle olduğu ve neden sosyalizmin sadece Marksizm’e yönelik ölümcül bir düşmanlık ile ortaya çıkabileceği söylenecektir.
Çünkü Marksizm, her şeyden öte, geçmiş olan her şeye yukarıdan bakan ve onları hakir gören kültürsüz, işine geldiği gibi günümüz veya geleceğin başlangıcı diyen, ilerlemeye inanan, 1908 yılını 1907 yılından daha çok seven, 1909 yılından oldukça özel bir şeyler uman ve 1920 yılı gibi çok uzakta gerçekleşecek bazı şeylerden neredeyse nihai bir eskatolojik mucize bekleyen kimsedir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5516
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.02.12 21:12 Unistonen Unikharion'un Günlüğü Vol. IX

Selam günlük,
Kargaresh’in kopukluğu, belki onu bu diyardaki en huzurlu köşe yapıyor dediğimi hatırlıyor musun? Ama biliyorsun, ben biraz şom ağızlıyımdır. Belki de diyar artık o kadar çıldırdı ki, huzurlu hiçbir köşe kalmasın diye üzerimize bir şeyler atıyordu – bazen ciddi anlamda.
Birkaç gündür Völuspa’nın hem getir götürüne yardım ediyor, hem de bu yeni durumuma alışmaya çalışıyordum. Völuspa beni yol bulma ve dokunarak şekil çıkarma amacıyla Kargaresh için oldukça bereketli olan bahçesine yollamıştı. Bir gün içinde bol bol diken batması, el yanması ve kafama yediğim onlarca sopayla, en azından Gus yemişi, kayalık gülü ve ısırgan arasındaki farkı öğrendim. Aslında çok da zor değilmiş, sadece Gus yemişinde sapı bulmak gerek ki dikenini hissedeyim. Isırganın da yaprak kenarları gülden daha tırtıklı ve yumuşak dokulu. Bi de elini yakıyor. Bu kadar basit!
Onun dışında durumuma yardım edebilecek büyüler öğrenip Slatur için ufak egzersizler yaptık. Völuspa’ya Örümcek Tuzağı’nı anlatınca bu yöntemin üzerine gitmeye karar verdik. Birkaç ufak farede denedik. Odak için ilginç bir şekilde göze ihtiyacın yokmuş günlük. Sadece ses ve kafamda oluşan imgelerle hala rahatça kullanabiliyorum. Aynı şey diğer büyüler için de geçerli, Hugin de açıyı ayarlamada çok yardım ediyor. Her şey güzeldi yani. Haberler gelene kadar.
Bir sabah kahvaltıyı bitirmişken, kapı çaldı. Eğer dört yıl öncesinden bir şey hatırlıyorsam, Völuspa’ya çalınan kapı asla hayırlara alamet değildir. Kapıda telaşlı bir adam vardı, öyle ki bir süre cümlelerini toparlayamamıştı. Völuspa da asla sabırlı değildir ya, orağının metalik sürtünmesini duyunca adam hemen derin bir nefes aldı ve haberleri patlattı – Kargaresh saldırı altındaydı.
“Bu nasıl olabilir!?” Kafamda parlayan bu ufak düşünce, hocamın sert sözlerine yansımıştı. Adam sesi titreyerek, Ryda tarafından büyük bir baskınla kapıyı aşan 200 kişilik bir ordudan ve başlarındaki bir at adamdan bahsetti. Şu an İllüzyon Sarayı’na doğru ilerliyorlardı. “Peki Ölüm Şövalyeleri?” “Hepsini temizliyorlar! Grimakur’un garabetleri bile onları tutamıyor!” Grimakur bile mi? Ölüm Şövalyeleri’nden sonra Ryda ve Gus’un en korkulan canlısı Grimakur nasıl 200lük bir orduyu tutamazdı?
Völuspa’nın dili tutulmuştu, bunu hissediyordum. Orağını yerine taktı ve odadan küçük büyü çantasına koştu. “Benimle gel çocuk! İşimiz ciddi.”
Zar zor eşyalarımı aldım, Hugin’i şapkamın tepesine oturtup Völuspa’nın arkasına takıldım. Adımlarından sinirli olduğunu düşündüm ama verdiği hissiyat daha çok endişeliydi. Völuspa asla endişelenmezdi, işlerini soğukkanlılıkla hatta yüzündeki o çarpık gülücükle yapmasıyla bilinirdi. Ama bugün durum çok farklıydı, Kargaresh’e neden bir ordu girerdi? Ve kim?
“Bunların ne olduğunu biliyor musun?”
Aklımı zorladım. At adamlar Kalbedur’un çoğu yerinde vardı, hatta gemi kaptanı olanlar bile duymuştum. Daha çok Ogrus taraflarını memleket belliyorlardı ama Ogrus’taki hiçbir ork ya da troll Kargaresh’e girmeye cesaret etmezdi. Hele 200 gibi nispeten küçük bir ekiple. Hele Ölüm Savaşçıları’nı geçebilecek büyülü güçlerle. Ruhlar denince aklıma ilk Werpus geldi. Evet, Werpus sakinleri Kargareshlileri sevmezdi ama Ryda’nın Kapıkulu Haakur ve Dağların Terörü Grimakur’dan da ölesiye korkarlardı. Düşman olabilecekler ve ruh çağırabilen büyücüleri olan şehirlerden aklıma Helgen, Tampeldum ve Vergan geldi ama ilk ikisinin nasıl bir nedeni olabilirdi? Elfler Kargaresh’in adını anmayı bile sevmezdi, Tampeldum ise son duyumlarıma göre eski gücünü kaybediyordu. Vergan olasıydı ama neden sadece 200 kişi? Ve neden Kargaresh? Alınacak toprak bereketsiz ve lanetliydi. Ve komutan olarak bir at adam?
Fakat at adam diyince, aklım eski bir efsaneye takıldı, çocukken tüm Tampeldumlu çocuklara anlatılan bir masal: Eski Repeldum’un komşusu, şimdiki Tampeldum’un doğusunda kalan kadim Berolin topraklarında, vakti zamanında bir kardeş kavgasından bahsedilir. İki at adam kardeş, Barathur ve Fender, bu ulu topraklarda hak iddia ederler ve bir savaşa tutuşur. İki ordu karşılıklı durur, Fender Barathur’dan toprağı ister. Belki Berolin’i yok edebilecek bir savaşın eşiğinden dönülür ve Fender, destekçileriyle beraber Kargaresh topraklarına gider. Böylece bölünür ve eski gücünü kaybeder Berolin.
Efsaneyi Völuspa’ya anlattım. Fender’in bir kardeşi olduğunu duyunca ilk başta inanmadı. Kargaresh’in Fender tarafından yönetildiği günleri görmüştü ama hiçbir zaman bir at adam formundan ya da kardeşten bahsedilmişti. Hala Fender’in döneceğine inananlar bile bunu bilmezdi. Ne kadar dinlediğini bilmiyordum ama sessizliği düşünceliydi.
Bu sırada uzaktan büyülü patlamaların ve kılıç sesleri yaklaşıyordu. Völuspa, kolunu önüme tuttu durmam için. Asasını hazırlamıştı ama herhangi bir emir vermedi. Sadece kargaşa seslerini dinledik. Duyduğum seslerden, şu an bu orduyla savaşanların Grimakur’un yaratıkları olduğunu anladım. İç kaldıran sesleri beni dört yıl önceki Ryda girişine götürmüştü. O gün kendilerinden emin, kana susamış bir şekilde üzerime yürüyen sesler, şimdi iç yırtan çığlıklarla hiçliğe gömülüyordu.
“Bu Barathur neye benziyor?”
Keçi sakallı, sert yüzlü, heybetli bir vücut, boynuzlu bir kaskla betimlenirdi Barathur. Hikayeyi kimin anlattığına göre elinde bazen büyük bir savaş baltası, bazen beyaz yanan bir kılıçla savaşa girerdi. Neden sormuştu ki?
Völuspa sessizlikle durdu, birkaç dakika sonra gülmeye başlamıştı. “Çocuk, memleketlin şu an bir Ölüm Savaşçısı’nı bağırarak öldürüyor.”
Bu nasıl olabilirdi, Barathur öleli neredeyse yüzyıldan fazla olmuştu! Ama sesleri dikkatle dinledim. Uzaktan yeri sarsarak yere vuran iri bir atın toynakları, kırçıl ama derinden gümbürtüyle patlayan bağırış, bazen Ölüm Savaşçıları’nın vuruşuyla çalınan kalın demir zırhın, elindeki kılıcın temiz sürtüşü, arkasında ismini çağıran ruhani fısıltılar…
Völuspa beni tutup çekerek soğuk bir kayanın arkasına götürdü. Boşluğa düşmemek için sırtımı yasladım, Hugin’i de kucağıma aldım. Völuspa savaşı izliyor olacaktı ki, neredeyse gülerek kendi kendine fısıldıyordu. “Fender’in kardeşi Ölüm Savaşçıları’nı temizliyor demek… Bir gün bunu göreceğimi hiç düşünmezdim…” Yandan başka büyücülerin sesleri geliyordu, hepsinin kafası karışmıştı. Völuspa omzuma dokundu. “Çocuk, şimdilik burada kal. Bu senin için tehlikeli ama benim için hayatımın fırsatı.” Adımlar uzaklaştı, hemen ardından Völuspa’nın yaşsız sesinden ışık büyüsünün sözleri yankılandı. Grimakur’un yaratıkları ve Ölüm Şövalyeleri’nin feryatları, diğer büyülerin ve ruhani ordunun naralarıyla bastırılıyordu.
Orada ne kadar süre bekledim bilmiyorum ama sesler yavaş yavaş soldu. Hugin kendini kucağımdan kurtarıp uçtu. Birkaç dakika sonra şapkama konup hafifçe gagaladı. Bunun bi güven işareti olduğunu düşünerekten çıktım. Etraftan çıt çıkmıyordu. Etraf kükürt ve yanmış et kokuyordu. Ayağım ve yürüme sopam, birtakım bedenlere takılıyordu. Völuspa’ya bağırdım, cevap yoktu. Beni o kayada bırakıp gitmiş olamazdı, eğer başına bir şey gelmediyse. Savaş alanından hala iniltiler geliyordu, belli ki hayatta kalanlar vardı- ve çok kızgındılar. Artık korkmaya başlamıştım. Hugin’i önden yolladım. Ne kadar gecikmiştim bilmiyorum ama en azından bedenini bulmam gerekti.
Kaç saat dolandım bilmiyorum. Durmadan ismini haykırıyordum. Bir gezginin hayatı dışında kaybedecek bir şeyi yoktur derler ama bunun ne kadar büyük bir yalan olduğunu ikinci kez öğreniyordum. Başımdan aşağı kaynar sular boşalıyor, kalbimin çarpışını boğazımda hissediyordum. Hugin’in ötüşünü duydum. Bir tur kafamda dönüp hafifçe sağ yöne uçtu. Koşmaya başladım. Ayağımın takılması umrumda değildi, bir çukura düşmediğim sürece tekrar kalkabilirdim. Uzaktan birkaç insanın seslendiğini duydum ama ne dedikleri umrumda bile değildi! Nefesim kesilene kadar koştum, en sonunda yavaşlayıp dizlerimin üzerine çöktüm. Elim fark etmeden yere değince, ilk başta inanmadım, birkaç kere dokundum. Çimen miydi bu? Bildiğimiz… yeşil çimen?
“Uni?” Kafamı kaldırdım. Yumuşak botları ve elbisesinin çıkardığı hışırtılarla gelişini hissettim. Sesini hiç titrerken duymamıştım.
Daha konuşamadan, yanıma atladı, kollarını sıkıca etrafıma doladı ve yüzünü omzuma gömdü. Sırtına dokunduğumda, hıçkırarak ağladığını fark ettim. Hiçbir şey anlamıyordum, ama biraz duraksayınca derimde çok yabancı bir şey hissettim: Güneşin sıcaklığı. Kargaresh’te ilk kez güneş açmıştı. Ve yerler gerçekten çimendi!
“Demek Kalbedur’un gerisi de böyle…” diyebildi sadece, zira Velen‘den başka yeşillik görmemişti. Çenesinin pozisyonundan hala etrafındaki bu inanılmaz manzaraya baktığını hissediyordum, omzumsa hala ıslanıyordu. Etrafımızdaki çoğu büyücü, insan, hatta yaratık bile kendi aralarında bu manzarayı konuşuyor, nasıl tarif edeceklerini bilemiyorlardı.
Nasıl göründüğünü o kadar merak ediyordum ki. Eski efsanelerde Kargaresh’in Kalbedur’daki ilk bereketli toprak olduğundan, hatta Berez’den bile güzel olduğundan bahsedilir. Şu an acaba Berez ovası gibi miydi? Çiçekler çıkmış mıydı? Belki artık ağaçlar yetişecekti!
Derken, çok çok uzaklardan gelen bir gümbürtü. Uzunca sürdü, ardından gelen ölüm sessizliği daha da uzun. Adeta bir felaket tellalı gibi. Kimse ne olduğunu anlamamıştı, fakat düşünmek de istememişti. Herkes sessizce dağıldı.
Saldırıyı takiben geçen gün hızlı ve olaylıydı. İllüzyon Sarayı’nın yok olduğu söylentileri vardı. Barathur’un ordularının bir kısmı Gus tarafına gidip Grimakur’u aramış, akşamüstü kafasını getirip şehir meydanına atmıştı. Doğu Dağları’nın Sürüngeni Torkur, daha ordu gelmeden teslim olmuş ve boyunduruğundaki Ölüm Şövalyeleri’ni bizzat öne sürmüştü- fakat bu hareketi onun sadece ölümünü hızlandırmıştı. Völuspa ve iki büyücü o ilk baskındaki yardımları ve yetenekleri sayesinde Barathur’un gözüne girmiş ve batıya ışığı taşımakla görevlendirilmişti. Ben de eşlik için yanlarında gittim, zira bu tarafında çok büyük yaratıklar yoktu. Geldiğimizde yaratıkların bazıları güneşi görünce kendinden geçmiş, ağlayarak yardım dilenmişti. Völuspa’yla beraber tövbe eden canlıların gözlerini düzeltmeye çalıştık, en azından güneşe alışana kadar dayanabilsinler diye. Deniz tarafındaki ruhlar, sanki azat edilmişler gibi hepimize teşekkür edip, huzurlu bir sessizliğe büründüler. Dönüşte Ryda tarafından yaşayan başka yaratıklar ve gölge köpeklerinin meraklı sesleri dolanıyordu. Hugin ise tüm bu şamatanın arasında, yorulup tekrar şapkama konana kadar güneşin tadını çıkarıyordu.
Barathur yaklaşık ikinci günün akşamüstünde tüm halkın şehir meydanına toplanmasını emretmişti. Kargaresh halkı ilk kez bu kadar hareketli ve canlıydı. Her ne kadar şu anki halden mutlu olsalar da, çok fazla da soruları vardı. Tam sorular hararetlenecekken, komutanlardan biri tok sesiyle “Sessizlik!” emretti. Uzaktan ağır toynak sesleri önümüzden geçti, ufak merdivenlerden çıktı. Onu gerçekten görmek isterdim. Völuspa sayesinde nispeten önlerde bi yerde duruyorduk, en azından ön tarafım daha açık hissettiriyordu, gözlerim yerinde olsa, tüm o meydandaki kalabalığı ve belki de o haşmetli figürünü en iyi şekilde görecektim. Sesi beklediğimden daha hüzünlü çıkmıştı ama haberi verince, nedeni çok anlaşılırdı.
Vergan yok olmuştu. Vekilharç Redoran Solitaria’nın oğlu Gedrin tarafından tepesine bir kent indirilmişti. Tahliye edilen halk, hayatta kalan saray ahalisi, askerler ve Kral Theodas, bir iki güne yeni evleri olacak Kargaresh’e ulaşacaktı.
Ne düşüneceğimi bilmiyordum. En son kanlar içinde Helgen’de gördüğüm Prens Theodas’ın kral olmasına ve diğer hayatta kalanlara mı sevineydim, yoksa “Asla düşmez.” denilen Vergan’ın bu kadar hazin bir sonla karşılaşmasına mı üzüleydim? Ya da birkaç gün önce duyduğumuz o korkunç gümbürtünün gerçekten bir felaket olmasına…
Fakat şu an üzülmenin sırası değil, daha yapılacak çok iş var.
Barathur’un dediği gibi, bu sabah haberciler Ryda tarafından giren onbinlerce insan duyurdu. Başlarında yaklaşık on iki atlık saray kafilesi. Sesleri yavaş yavaş yaklaşıyor günlük. Daha buradan bitkinliklerini hissedebiliyorum. Duyumlara göre hepsi aç ve çoğu yaralı. Şehrin kuzeyine çoktan ufak çadırlar kurulmaya başlandı ama yetecek mi, bunu henüz bilmiyoruz. Völuspa’yla birlikte şifa ekibine dahil oldum. Büyücü ve şifacılar daha ağır sorunlarla ilgilenirken, benle yaklaşık on çömez şifası hızlı gelebileceklere yardım edeceğiz. İyileştirmem çok da muazzam değil ama acılara biraz da olsa yardım edebilirsem ne mutlu.
Bundan sonra savaş buraya da uğrayacak mı, bunu sadece Kader belirler. O zamana kadar, görüşmek üzere,
- Uni
submitted by Unistonen to ehvenisers [link] [comments]