Yalnız durum

Yalnız başına olmaktan korkmayan insanlar, kendilerine bu mutlu olma imkanını zaten sağlamıştır. Bitirmeden önce, bu yazıyı da okumanızı tavsiye ediyoruz: Elveda Yakışıklı Prens, Gerçek Bir İnsanı Tercih Ederim. Yalnız olmak olumsuz bir durum değildir. Tam tersine, yalnız olmak kendinizi daha iyi tanımanızı sağlar ... Biz aslında uluslararası hukuk karşısında Doğu Akdeniz’deki pek çok konuda tamamen haklı durumdayız. Ancak dış politikada yalnızlaştığımız için ve bir şekilde müdahil olan ülkelerin tamamı Türkiye karşısında gruplaştığı için şu anda Türkiye yalnız kalmış durumda. Kalabalıklar içinde yalnız hissetmek kadar kötü çok az şey vardır şu hayatta. İçimizin bir köşesinde hep barındırdığımız, kimseye anlatmadığımız o özümüz, o mânâ ... Yalnız Yaşayanların Hayatlarının Her Anında Mutlaka Karşılaştığı 17 Durum. Ana Sayfa > Goygoy. tezcan Onedio Üyesi. 28b PAYLAŞIM 12/05/2016, 16:07. Facebook'ta Paylaş Twitter'da Payla ... Yalnız kalmak korkulacak bir durum değildir. Ve yalnız kalma korkusuyla kurulan hiçbir ilişki ve iletişim gerçek, sağlıklı veya doyum sağlayan bir ilişki de değildir. Bazı kişiler vardır çevresinde çok fazla arkadaşı olmasına rağmen hala derin ilişkilere ihtiyaç duyup kendini yalnız hissederler. Sağlık 4 saat önce Koronavirüs salgınında son durum açıklandı Yalnız yaşadığı evde ölü bulundu DHA 06 Ekim 2020 Salı, 21:58 Güncelleme: 06 Ekim 2020 Salı, 23:00 Yalnız. 2018 16+ 1 sa. 30 dk. Gerilim Filmleri. ... Bu durum aileyi bir trajediye sürükler. Blood of Zeus. Antik Yunanistan'da yaşayan sıradan vatandaş Heron, hem Zeus'un oğlu olduğunu hem de hayattaki amacını öğrenir. Onun görevi, dünyayı bir iblis ordusundan kurtarmaktır. Cephede Azerbaycan ordusunun silah atışları altında kalan Ermeni askerlerinin, 'Bizi burada yalnız bıraktılar. Yardım edin' çığlıkları kameraya yansıdı. ... BÖLGEDEKİ SON DURUM. Altınordu Belediyesi, Covid-19 testleri pozitif çıkan ve karantinada tutulan vatandaşlara destek olmaya devam ediyor. Yalnız Kalmaktan Korkmayan, Aksine Sonsuz Mutluluk Duyan İnsanların Anlayacağı 17 Durum. Ana Sayfa > Cafe. cakyz Onedio Üyesi. 7.6b PAYLAŞIM 07/09/2016, 20:14 08/09/2016, 21:50. Facebook'ta Paylaş Twitter'da Payla ...

Kapitalizmin Sorunları

2020.10.17 12:30 sum-poopins Kapitalizmin Sorunları

Kapitalizmin Sorunları
Bu yazı, kapitalizmin sorunlarını güncel bir çerçeveden incelemek ve insanları bilgilendirmek amacıyla yazılmıştır. Hiçbir şekilde, bu sistemi tamamen detaylı bir şekilde sunma iddiası yoktur. Zaten böyle kısacık bir yazının bunu yapabilme imkanı yoktur (iki tarafın da savunucuları, bunu meme'ler ve iki cümlelik sloganlar aracılığıyla yapmaya çalışsa da). Kapitalizm, tarihsel ve teorik açıdan, farklı şekillerde incelenebilir ve veriler sunulabilir.
Kapitalizmin sorunlarına giriş yapmadan önce, tarihsel bağlamdan şöyle bir bahsedelim. Kapitalizmin çıkışına ve özellikle, onun bünyesinde gerçekleşen endüstri devrimine kadar, insanlık, kaynak tüketimi, enerji tüketimi ve populasyon bakımından oldukça farklı bir yapıdaydı. Aşağıda, insanlık tarihindeki son 12.000 yıldaki populasyon değişimi verilmiştir.
https://preview.redd.it/lwezfm8ctmt51.png?width=800&format=png&auto=webp&s=f31d46eebd63c7c1ac36b887117803bc7c59a61e
Hem populasyon boyutundaki bu artış hem de endüstri devriminin getirdiği hayat biçimindeki değişiklikler, insanların daha fazla enerji tüketmesine yol açmıştır. Daha fazla enerji tüketimi, daha fazla kaynak tüketimi anlamına gelmektedir.
https://preview.redd.it/a6t1t2mdtmt51.png?width=3400&format=png&auto=webp&s=f9b2f85c332aa5c10bc080cb70f2052d07494fb1
Diğer bir değişiklik, yoksullukta olmuştur. 1820'ye kıyasla, aşırı yoksulluk içinde yaşayan insan sayısı, son birkaç on yıla kadar mutlak anlamda artmış fakat göreli anlamda oldukça düşmüştür. 2000'lere yaklaştıkça mutlak anlamda da düşmeye başlamıştır. Aşağıdaki grafiğe bakmadan önce, 1800 yılında dünya nüfusunun 990 milyon ve 2015 senesinde 7.3 milyar olduğunu hatırlatırım.
https://preview.redd.it/tfegjnietmt51.png?width=3400&format=png&auto=webp&s=144dac22a5d9990869d1c32e376a216b0655e66e
İnsanların yaşam biçimi de değişmiştir. Endüstri devriminden önce, sıradan halkın çoğunluğu, "geçimlik tarım" denilen bir hayat biçimiyle yaşamaktaydı. Yani, aileler, ortak bir şekilde arazilerde çalışıyor ve kendilerine yetecek kadar tarımsal üretim yapıyordu. Belli bir fazlalık çıkıyordu fakat bu günümüze kıyasla oldukça düşüktü ve vergi olarak alınmaktaydı.
Endüstriyel devrim öncesinde gerçekleşen İngiliz Tarım Devrimi'yle bu durum değişmiştir. Bu devrimle beraber tarımsal üretim artmıştır. İlginç bir şekilde, bu devrime yol açan sebeplerden birisi olarak, "kapatma" denilen bir süreç gösterilmektedir. Bu süreçte, köylülerin kullandığı ortak araziler lordlar tarafından özel mülk haline getirilmiştir.
Kapitalizmin doğuş yeri olan Avrupa'nın tarihi, tarihsel koşulları anlamak açısından önemlidir. Maaşlı işçilik çıkana kadar, köylülerin çoğu, feodalizm altında serf olarak yaşamaktaydı. Serflik sistemi, araziyle beraber alıp satılan, bir tip kölelik anlamına gelmektedir. Serfler bu araziyi işlemekle ve sahipleri de onlara belli bir hayat standardı sunmakla yükümlüydü. Zamanla beraber, seflik, yerini maaşlı işçiliğe bırakmıştır. Bu bariz bir iyileştirmedir fakat günümüzde bile, işçilerinin çoğunun, ürettikleri üründen elde ettikleri kâr ve onun üstünde sahip oldukları hak hala düşüktür.

Kapitalizmin Sorunları

1) Gelir ve Servet Eşitsizliği
Kapitalizmin önde gelen eleştirilerinden birisi, bu sistemin yarattığı gelir ve servet eşitsizliğidir. Gelir, belli bir zaman diliminde kazanılan paraya denir. Servet ise mal, para ve hisse olarak toplam birikmiş miktardır. Aşağıdaki grafiklere bakılınca, servet eşitsizliğinin ne kadar büyük bir boyutta olduğu görülecektir.
https://preview.redd.it/imkpp6bgtmt51.jpg?width=634&format=pjpg&auto=webp&s=7280c3075e9a94648e5daa940ece2ed9bc8ff7b4
https://preview.redd.it/ihjxeifhtmt51.jpg?width=634&format=pjpg&auto=webp&s=3c040d7b5917288d41c237ef3da5cc7ed8352207
https://preview.redd.it/ojn4iqbitmt51.jpg?width=634&format=pjpg&auto=webp&s=06c768a20e80c6f8fa52b902d33d18d7b2650ab4
Son grafik, güncel kapitalizmdeki bir trendi, yani servete sahip kitlenin sayı olarak küçülmesini fakat daha küçük bu kitlenin daha çok servete sahip olmasını göstermektedir.
Bütün bu verilerin yanısıra, gelir eşitsizliğinin tarihsel olarak azaldığına dair veriler de mevcuttur. Bu veriler, küresel olarak ortalama gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) değişiminden gelmektedir. GSYH bu konuda bir pusula olabilmektedir fakat onun da içerdiği sorunlar vardır. Ülkenin ortalamasını aldığı için, ülkedeki gelir eşitsizliklerini yansıtmamaktadır. Yani, bir ülkenin sıradan halkının geliri aynı kalsa ama sadece zenginleri zenginleşse bile, GSYH armaktadır. Gerçeklikte bu kadar uç örneklere pek rastlanmaz ama pratikte, ortalama vatandaşın gelirini olduğundan fazla göstermektedir.
Gelir eşitsizliğinin azaldığına dair diğer bir kanıt, GİNİ katsayısı araştırmalarından gelmektedir. GİNİ katsayısı, bir ülkedeki gelir eşitsizliğini ölçen matematiksel bir araçtır. 0 değerine ne kadar yakınsa, gelir eşitsizliği o kadar azdır. 1'e ne kadar yakınsa, gelir eşitsizliği o kadar fazladır.
https://preview.redd.it/k211ej6ktmt51.png?width=460&format=png&auto=webp&s=6fb0432dbfe90250ff6f627ef57feac6cfe221e7
Yukarıdaki grafikte, mutlak ve göreli olarak, küresel GİNİ katsayısı değişimi verilmektedir. Göreli ve mutlak GİNİ katsayısı farkı şöyle açıklanabilir. Bir ülkede bir kişinin 10 dolar geliri, diğerinin 1 dolar geliri olduğunu varsayalım. Zamanla 1 dolar geliri olanın geliri 8 dolara çıkıyor, 10 doları olanın da 80 dolara çıkıyor. Bu durumda, mutlak GİNİ katsayısı artmış fakat göreli GİNİ katsayısı aynı kalmıştır çünkü aralarındaki oransal fark aynıdır. Yukarıda görüldüğü üzere, zengin kesimin geliri göreli olarak düşmüş ama mutlak olarak artmıştır.
Bütün bu veriler bir arada ele alındığında, bize şunu söylemektedir. Geçmişe oranla, gelir eşitsizliği daha düşüktür fakat servet farkı hala varlığını korumaktadır. Aşırı derecede yüksek servete sahip kitle gittikçe küçülmekte ve bu küçülen kitlenin biriktirdiği servet artmaktadır. Uluslararası Gelir ve Servet Araştırmaları Birliği, "servet dağılımının, gelirinkinden çok daha eşitsiz" olduğunu söylemiştir.
Bu eşitsizliği belki de en iyi anlatan verilerden birisi, kronik olarak yetersiz beslenen insan sayısıdır. Günümüzde 10 milyar insanı beslemeye yetecek kadar yiyecek üretilmektedir fakat 820 milyon kişi hala kronik olarak yetersiz beslenmektedir. 2 milyar insan, güvenli, besleyici ve yeterli gıdaya ulaşamamaktadır. Yani, orta veya yüksek derecede gıda güvenliği sorunu çekmektedirler. Üretim değil, dağılım ve sosyal adalet sorunu vardır.
2) Ekolojik Yıkım ve İklim Değişikliği
Kapitalizmin diğer bir büyük sorunu, yarattığı ekolojik yıkımdır. Çok da geriye gitmeye gerek yok.1970'den beri, dünyadaki omurgalı hayvanların populasyonları ortalama olarak %60 oranında küçülmüştür. Bu, kirletme, istila, avlanma, küresel ısınma vb. sebeplerle gerçekleşmiştir. Bu, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş şiddette bir doğa yıkımıdır.
Örneğin, biyolojik çeşitlilik açısından oldukça öneme sahip mercanları ele alalım. Küresel olarak baktığımızda, yüzyıl sonuna kadar mercan resiflerinin %70-90'ının yok olması şu an kaçınılmaz. Gidişata dur demezsek, tamamı yok olacak. Şimdiden, Sri Lanka'daki mercan resiflerinin %90'ı öldüğü görülmektedir. Eğer böyle devam ederse, kalan %10'un da 10 yıl içerisinde öleceği düşünülüyor.
2019'da, Hükümetlerarası Biyoçeşitlilik ve Ekosistem Servisleri Bilim-Politikası Platformu (IPBES) tarafından Birleşmiş Milletler'e sunulan kritik bir raporda, insanlık tarihinde görülmemiş bir hızda tür yok oluşu ve hasarı gerçekleştiği belirtilmiştir.
Rapora göre,
- Karasal alanların %75'i ve su alanlarının %66'ı insan eliyle, ciddi derecede değiştirilmiş.
- Böcekler de dahil, dünyada toplam 8 milyon hayvan ve bitki türü yaşamaktadır. Bunların 1 milyonu tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Pek çoğu birkaç on yıl içerisinde tükenme tehlikesi altında.
- Tür tükenişi, son 10 milyon yılın ortalamasına kıyasla, 10 ile 100 kat arası bir hızda gerçekleşiyor ve bu hız gittikçe artıyor.
- Amfibilerin %40'ından fazlası tükenme tehdidiyle karşı karşıya.
- Karasal habitatların sağlamlığı, habitat kaybı ve hasarı sebebiyle, %30 oranında düşmüş.
- Karasal ve uçmayan memelilerin %47'si ve kuşların %23'ünün dağılımı, çoktan iklim değişikliğinden olumsuz etkilenmiş olabilir.
2018'de çıkan bir araştırma, okyanuslardaki oksijen açısından ölü bölgelerin 4 kat, düşük oksijen bölgelerinin de 10 kat arttığını göstermiştir (1950’ye oranla). Bu bölgeler, Kuzey Amerika veya Afrika kıtasından daha büyük bir alan kaplıyor.
Ekolojik yıkımın oldukça önemli bir parçası da iklim değişikliğidir. 2018 senesinde Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC), B.M.'ye sunduğu tarihi bir raporda, iklim değişikliğinin 1.5 derecenin üstüne çıkmasını önlemek için dönüm noktasında olduğumuz belirtildi. Rapora göre, eğer ısınma 2.0 dereceye çıkarsa, dünya üzerindeki etkileri çok daha ciddi olacak. Şiddetli kuraklıklar, yüksek derecede sıcaklık ve milyonlarca kişiyi etkileyecek seller, olacaklardan sadece bazıları.
Bilim insanları iklim değişikliği konusunda on yıllardır uyarılar yapıyor fakat bunlar, politikacılar ve halk tarafından yeterince ciddiye alınmadı. Şu an bile, yeterince alınmıyor. Bu, bir tesadüf sonucu gerçekleşmiş bir şey değil. Elbette, uzun vadeli riskleri değerlendirme konusunda insanların genel olarak kötü olduğu söylenmektedir. Lakin, aynı zamanda kapitalistlerin yaptığı propaganda da var.
Dünyanın en büyük petrol devi olan ExxonMobil şirketi, geçmişte, küresel ısınma hakkında kendi araştırmalarını yaptırıyordu. Bu araştırmalardan çıkan bulgularla, 1982’de bir rapor hazırlandı ve o zamanki adıyla Exxon yöneticilerine sunuldu. Buna göre, endüstri o zamanki haliyle devam ederse, 2020’de CO2 miktarı 400-420 ppm’e (part per milyon; milyon başı parçacık) ulaşacaktı. Şu an 410 civarındayız ve 420’ye gittikçe yaklaşıyoruz. Bunun 2020’de yaklaşık 1 derece bir ısınmaya yol açacağı da gösterilmişti. Yani ne yaptıklarını ve sonuçlarının ne olacağını biliyorlardı.
https://preview.redd.it/xevnurhptmt51.jpg?width=873&format=pjpg&auto=webp&s=346035faa10857ed5bd700278ba7a91b9728e035
Peki Exxon bunu görünce ne yaptı? ABD meclisinde “lobi” hareketine başladı. Yani siyasilerin düşüncelerini değiştirmek için onlara “bağış” yaptı. Başka bir deyişle, yasal rüşvet verdi. Bunun dışında, medyada satın aldığı kişiler aracılığıyla iklim değişikliğini abartı veya komplo teorisi diye insanlara yedirmeye çalıştı. Mevcut ABD başkanı Trump, iklim değişimine inanmıyor. Bunu birden fazla kez belirtti.
ExxonMobile bu konuda yalnız değil. Amerika Petrol Enstitüsü’nün 1980’de yaptığı bir toplantıdan şu notlar var..pdf)
https://preview.redd.it/nnms2ujqtmt51.jpg?width=662&format=pjpg&auto=webp&s=c9a8b14d5da8a1b788902ada6400337952b6a26d
2038 yılında, CO2 dolayısıyla küresel ortalamanın 2.5 derece artacağını söylüyor. Son kısmı birebir çevireceğim.
“1 derece artış (2005): Zar zor fark edilebilir
2.5 derece artış (2038): Büyük ekonomik sonuçlar, güçlü bölgesel bağlılık
5 derece artış (2067): Küresel felaket etkileri”
Burada kullandıkları tahminler, Exxon’unkiler kadar doğru değil. Buna rağmen, işin özü aynı kalıyor. Bu adamlar ne yaptıklarını biliyorlardı. Hatta ilk iklim değişikliği araştırmalarını yaptıranlardan birisi Exxon’dur. Ancak bu bilgiyle iyi bir şey yapacaklarına, aksi yönde lobi yapmayı seçtiler.
Şirketlerin PR kampanyalarına ve "yeşil" gözükme çabalarına rağmen, bu durum hala devam ediyor. Oxford Üniversitesi’nin de parçası olduğu, 12 Kasım’da yayımlanan bir araştırmaya göre, enerji firmalarının büyük bir çoğunluğu iklim değişikliğiyle ilgili koyulan hedeflere uymayı planlamıyor. Firmaların sadece %20’si, küresel sıcaklıkların artmasını önlemek için koyulan net sıfır CO2 salınımı ihtiyacını açıkça benimsiyor. En önemlisi, 132 firma içinden sadece 13 tanesi (%10), araştırma anı itibariyle net sıfır hedefine yönelik taahhütte bulundu. Başka bir deyişle, enerji sektöründeki en büyük firmaların sadece %10’u net sıfır salınım için bağlayıcı bir şey yapacaklarını söylüyor.
Şirketlerin diğer bir kozu, iklim değişikliği, ekolojik yıkım gibi konularda kişisel sorumluluğa yaptıkları vurgudur. Petrol devi BP firması, dikkati kendi sorumluluklarından başka yöne çekmek için, kişisel karbon ayakizi reklamlarına yüz milyonlarca dolar dökmüştür. Firmalar bilerek, odağı kişisel sorumluluğa kaydırmaya çalışmaktadır.
3) Büyüme ve Tüketim
Günümüzdeki şu kriz anında, hem akademide hem de politikada krizi yavaşlatma uğruna alınan önlemlerin yarardan çok zarar vereceğini söyleyenler olmuştur. Türkiye, ABD ve İngiltere’nin üçü de bu sebeple karantina önlemlerini geç almaya başlamıştırlar ve şu an bu yüzden bunun bedelini ödüyorlar. ABD Başkanı Trump “Çare, hastalıktan kötü olamaz,” demiştir. Bunu, ekonomik büyümenin refahla el ele gittiği mantığıyla söylemiştir. Oysa pek çok araştırma bunun böyle olmadığını göstermektedir. 2017 senesi, tarihteki en yüksek milyarder artışını görmüştür. İki günde bir, yeni bir milyarder oluşmuştur. Lakin o sene üretilen servetin %82’si en tepedeki %1’e gitmiştir ve en alttaki %50’ye hiçbir şey gitmemiştir.
https://preview.redd.it/kq4boezrtmt51.png?width=904&format=png&auto=webp&s=db41a09ad7085af6e51ff44db22cc59a2fc85107
Yukarıda gördüğümüz örüntünün aynısını eğitimde de görmekteyiz. Finlandiya, ABD’den %23 daha düşük kişi başı GSYH’ye sahip olmasına rağmen, dünyadaki en iyi eğitim sistemlerinden birisine sahiptir. Estonya, ABD’den %66 daha az kişi başı GSYH’ye sahip olmasına rağmen, yine en iyilerinden birisidir. Polonya, ABD’den %77 daha düşük kişi başı GSHY’si olmasına rağmen, yine ABD’yi geçiyor.
Bütün bunların sebebi nedir? Cevap oldukça basit: bu ülkeler eğitime ve sağlığa yatırım yapmışlardır.
Büyümenin doğrudan hayat kalitesine yansımaması, kazanılan paranın büyük miktarının doğrudan zenginlerin cebine gitmesinden kaynaklanmaktadır. Bütün bunlara rağmen, büyümenin, yani kapitalist dünyada "ilerlemenin" ölçütü hala GSYH'dir.
Büyümeyle ve ekolojik tahribatla ilişkili diğer bir mevzu, yaşadığımız tüketim toplumudur. Endüstri devrimi sonrasında ve özellikle 20. yüzyılda, aşırı miktar üretim gerçekleşmiştir. Kapitalist üreticiler bunu arz gereği satmak istemiş fakat piyasadan yeterli bir talep çıkmamıştır. Buna yanıt olarak, planlı eskime ve reklam yoluyla, çok daha fazla tüketen ve talep eden bir toplum yaratılmıştır. Reklamın gücü küçümsenmemeli. ABD’li sosyologların yaptığı bir araştırmaya göre, reklam masraflarının ürün tüketimine doğrudan etkisi vardır. 2010 senesinde reklam masrafları, bütün dünyada toplam 400 milyar dolardı. 2019 senesinde bu 560 milyar dolara çıktı ve artmaya devam ediyor.
Bir örnek olarak, 1900'dan 1989'a, ABD'nin nüfusu 3 kat ama kaynakların tüketimi 17 kat artmıştır. Bir araştırmaya göre, beyaz eşyalar eskisine göre daha kısa ömürlere sahiptirler. Başka bir örnek olarak, sürekli olarak akıllı telefon veya dizüstü bilgisayar almak verilebilir. Özellikle akıllı telefonların ömrü kısa oluyor ve insanlara hemen her sene ‘bir üst modele’ geçmeleri için koşullama yapılıyor. Bu konuda, ABD’de Apple’a eski telefonları özellikle yavaşlattığı için bir dava bile açıldı. Buna yönelik olarak kullanıcılara toplamda 500 milyon dolar ödemesi kararlaştırıldı. Daha önce Fransa hükümeti de benzer bir hüküm vermişti. Tüketim toplumunun diğer bir örneği, çok hızlı bir şekilde ‘modası geçen’ giysilerdir.
Aşırı tüketim ve büyüme birbiriyle ilişkilidir. İlerlemeye tekabül ettiği düşünülen büyüme, GSYH ile ölçüldüğü için, bu kadar üretimin ve tüketimin yarattığı etkiler gözardı edilmektedir. Toplumsal eşitsizlik bir kenara itilir. Ekolojik tahribat ve iklim krizi gibi konulara göz çevrilir, hatta onlar bastırılır. İnsanlar yüksek miktarda tüketim yapmaya koşullanır ve bu kaynak tüketiminin yarattığı tahribat dikkat alınmaz. Bu sebeple, GSYH'ye pek çok alternatif önerilmiştir. Lakin kapitalist dünya bu önerileri dinlememiştir.
4) Son
Yukarıda anlatılanlar, kapitalist sistemin yarattığı sorunların kısa bir özetidir. Özetle, gelir ve servet eşitsizliği, ekolojik tahribat ve iklim değişikliği, büyüme fetişi ve aşırı tüketim, günümüz kapitalizminin en büyük sorunlarıdır.
Ekleme: Neoliberal politikalar hakkında yazdıklarım, tekrar gözden geçirmem gerektiğini düşündüğüm için çıkarılmıştır. Merak edenler, neoliberalizmin neden eleştiri hedefi olduğuna kendileri bakabilirler.
submitted by sum-poopins to ilericilik [link] [comments]


2020.10.11 16:03 okkboomerrrr Filozof Serisi #4: Aristoteles

Aristoteles veya kısaca Aristo, Antik Yunanistan'da Klasik dönem aralığında yaşamını sürdürmüş olan Yunan filozof ve bilgedir.
Platon ile düşünce tarihinin en önemli filozoflarından biri olan Aristo, mantık, fizik, biyoloji, zooloji, astronomi, metafizik, etik, estetik, ruh, psikoloji, dilbilim, ekonomi, siyaset ve retorik gibi pek çok disiplinde çoğu o disiplinin kurucusu olan eserler vermiş, eserleri 16. ve 17. yüzyılda modern bilim gelişene kadar Avrupa ve İslam coğrafyasındaki bilimsel faaliyetin temelini oluşturmuştur.
Günümüzde kullanılan pek çok bilimsel terim ve araştırma metodu kendisine dayanan Aristo, tarih boyunca özgün felsefi düşüncelerin ve tartışmaların, bilimsel görüşlerin ve araştırmaların kaynağı olmuş ve olmaya daha devam etmektedir.
Hayatı hakkında çok az şey bilinmektedir. Kuzey Yunanistan’daki antik Stagira şehrinde doğmuş, Makedon Kralı II. Filip‘in doktoru olan babası Nicomachus Aristo çocukken ölmüş ve Makedonya sarayında hocalar tarafından büyütülmüştür. 17-18 yaşlarında Atina ‘daki Platon'un Akademisine katılmış ve yirmi yıl kadar kadar orada kalmıştır (c. MÖ 347). Platon öldükten kısa zaman sonra, MÖ 343 ‘de Makedon II. Filip‘in isteğiyle Makedonya sarayında Büyük İskender‘e hocalık yapmıştır. Daha sonra Atina'ya dönüp Lyceum'da Platon'unki gibi bir okul kuran Aristo burada pek çok takipçi edinmiştir ve bugün kendisine atfedilen düşüncelerin çoğunu bu dönemde ürettiği düşünülmektedir.
Aristoteles ismiyle günümüze kalan eserlerin nasıl üretildiği veya toplandığı tam olarak bilinmemektedir, günümüze kalan metinlerin basılmak için hazırlanmış yazılardan çok, ders anlatımı için oluşturulmuş taslaklar ya da ders notları olduğu düşünülmektedir. Buna rağmen bu metinler Geç Antik Çağ, Orta Çağ, ve Rönesans, boyunca bilim pratiğini belirlemiş, örneğin astronomi hakkındaki iddiaları Kopernik'in, fizik hakkındaki düşünceleri Galileo ve Newton'un çalışmalarıyla aşılabilmiş, klasik mekanik, modern kimya ve biyoloji sistematik bilimler haline gelene kadar doğa ve hayvanlar hakkındaki görüşleri etkisini baskın biçimde sürdürmeye devam etmiştir. Mantıkla ilgili ilk biçimsel incelemeleri sunan Aristo, Frege'ye kadar mantıkla ilgili çalışmaların temelini oluşturmuştur. Bu eserlerinin en önemlileri arasında Metafizik, Kategoriler, Fizik, Nikomakhos'a Etik, Politik, Ruh Üzerine ve Poetika sayılabilir.
Helenistik dönemde diğer düşünce okulları kadar popüler olmasa da öğretilerini takip edenlerce fikirleri aktarılmış, Epikürcülük ve Stoacılık üzerinde çeşitli etkileri olmuştur. Ancak asıl etkisini Erken Hristiyanlığın Neo-Platonizminde, Orta Çağ'ın Hristiyanlık teolojisinde, İslam felsefesinde, ve Skolastik düşüncede gösteren Aristo, İslam düşünürleri tarafından "muallim-i evvel" yani "ilk öğretmen" olarak anılmış, Thomas Aquinas biricik örneğini teşkil ettiğini düşündüğü için ona sadece "filozof" demiş, Heidegger felsefede kavramın ancak Aristo ile kendisini bulduğunu iddia etmiştir. Felsefe tarihi boyunca neredeyse hiç gündemden düşmeyen Aristo, günümüzde özellikle metafizik ve etik alanlarında güncel tartışmalara katkıda bulunmaya devam etmektedir.

Hayatı

O dönemde gayet yaygın bir isim olan adının anlamı "en iyi amaç, gaye" olan Aristoteles'in hayatıyla ilgili bilgiler oldukça sınırlı ve Antik Çağ'dan günümüze kalan belgeler de oldukça spekülatif olan Aristo'nun MÖ 384 veya 385'te, günümüzde Athos tepesi olarak adlandırılan tepenin yakınlarında ufak bir Makedonya kenti olan Stageira'da, Makedonya kralı II. Amyntas'ın (Philippos'un babası) hekimi olan Nikomakhos'un oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülmektedir. MÖ 367 veya 366 'da 17-18 yaşında Platon'un Atina'daki akademisine girmesiyle Platon'un en parlak öğrencilerinden biri olan Arito, Platon'un okulundayken okuma tutkusuyla tanındığı ve "okuyucu" lakabını edindiği söylenir. Helenistik dönemden önce felsefe daha çok karşılıklı konuşma ve tartışma biçiminde yapıldığı için Aristo'nun metinlere yönelmesi farklı bir etkinlik olarak görülmüş olabileceği gibi, bu lakap daha sonraki Aristo okurları tarafından Aristo'nun metinlerinin kendinden önceki filozoflara göndermelerle dolu olması nedeniyle verilmiş de olabilir. Bu dönemde hiçbiri günümüze bütünüyle kalmamış olan diyaloglarını yazmaya başladığı düşünülmüktedir.
Platon MÖ 347'de öldüğünde, Akademi'nin başına yeğeni Spevsippos geçmiştir, Aristo'nun Atina'dan ayrılmasına genellikle bu durum temel neden olarak gösterilse de o dönemde Makedonya'nın güçlenmesi ve diğer Yunan şehir devletlerini tehdit etmesi sonucu gelişen Makedon düşmanlığının da Atina'dan ayrılmasında etkili olduğu düşünülebilir. Ksenokratos'la beraber bulunduğu Assos kentinin tiranı Atarnevus'lu Hermias'ın yanına danışman olarak gider, bu sırada en önemli öğrencilerinden biri olan Theophrastus'la beraber özellikle Midilli adasında hayvanlar, bitkiler ve coğrafya hakkında pek çok gözlem, inceleme ve deney yaptığı, bu konulardaki metinlerini dolduran örneklerin çoğunu bu dönemde topladığı düşünülmektedir. Midilli'deyken Hermias'ın yeğeni ya da evlatlık kızı Püthias'la evlenir ve yine Püthias adında bir kızı olur.
343'te Pella'daki (Bugün Ayii Apostili) Makedonya Kralı II. Filip'in sarayına danışman olarak gider, burada Filip'in oğlu İskender ve daha sonra ordusunda general, ve İskender öldükten sonra sırasıyla biri Yunan Yarımadasında diğeri Mısır'da kral olacak olan Cassender ve I. Ptolemaios'a hocalık yapar. Antik Çağ filozoflarının hayatlarıyla ilgili çoğu rivayete dayanan bilgilerden oluşan bir biyografi kitabı yazmış olan Diogenes Laertius, 341 yılında Perslerin eline düşen Hermias'ın öldürülünce Aristo'nun Delfi'de ona bir anıt yaptırdığını ve bu anıta onun anısına bir şiir yazdığını aktarır ve şiire de yer verir.]Aristo'nun Perslere karşı etnik ayrımcılık yaptığı, Yunanları Perslerden daha üstün gördüğü, öğrencilerine Yunanlara karşı iyi davranan fakat aynı düzeyde Perslere kötü davranan lider olmaları gerektiğini öğrettiği söylense de, ancak zaten Pers düşmanlığı ve "dostuna iyi, düşmanına kötü davran" normu Antik Yunan toplumunda Aristo'ya kadar en az iki yüzyıldır yaygın biçimde görülmektedir, ayrıca Aristo felsefesiyle öğrencilerinin liderlikleri arasında net bir örüntü görülmemekte, Aristo'nun bu dönemde seçkin öğrencilerine ne öğrettiği bilinmemektedir.
Filip'in ölümüyle MÖ 335 yılında İskender Makedonya Kralı olduğunda Aristoteles Atina'ya dönüp daha öncesinde de felsefe amacıyla kullanılmış bir yer olan Atina kent merkezine yakın Lükeion'da kendine ait bir felsefe okulu kurar ve takipçilerine ya (rivayete göre) Aristo öğrencileriyle dolaşarak tartıştığı için ya da bir tür çevresi sütunlarla çevrili avlu ya da galeri olan mimarinin adından dolayısıyla Peripatetikler denmiştir (bu isim hem "etrafında yürüyenler" hem de "bir alanı çevreleyen mimari yapı" anlamına gelebilir). Burada on iki sene ders veren Aristo eşi Püthias ölünce Herpüllis'le evlenir ve Nikomakhos adında bir oğlu olur. Günümüze kalan metinlerinin çok büyük ihtimalle bu dönemde Aristo ya da öğrencileri tarafından yaptıkları tartışmalara dair notlar olduğu ve okul dışında paylaşılmadığı düşünülmektedir.
MÖ 323'te Büyük İskender'in ölmesi sonrası Atina'da Makedon karşıtı bir tepki dalgası oluşunca Makedon olan Aristoteles'e karşı, dine saygısızlık davası açılması söz konusu olur. Bir ölümlüyü -Hermias'ı- anısına bir ilâhi yazarak ölümsüzleştirmekle itham edilir. Bunun üzerine Aristoteles, Sokrates'in yazgısını paylaşmak yerine Atina'yı terk etmeyi seçer: kendi deyişiyle, Atinalılar'a "felsefeye karşı ikinci bir suç işlemeleri" fırsatını tanımak istemez. Annesinin memleketi olan Eğriboz (Evboia) adasındaki Helke'ye sığınır. Ertesi yıl MÖ 322'de, altmış üç yaşında hayatını kaybeder.

Yapıtları

Aristoteles'in yazıları iki kümeye ayrılır: 1. Aristoteles tarafından yayımlanan ancak bugün kaybolmuş yazılar, 2. Aristoteles tarafından yayımlanmamış, hatta yayına yönelik hazırlanmamış fakat muhafaza edilmiş olan yazılar.

Kaybolan Yapıtları

İlk kısım yazılar, "dışrak yapıtlar" olarak adlandırılırlar. Dışrak, yani ἐξοτερικά terimini Aristoteles kendisi Lykeion'dan daha geniş bir okuyucu kitlesine yönelik eserleri için kullanmıştır. Bu yapıtlar, diğer birçok Antik Çağ metni gibi Milât'ı izleyen ilk asırlarda kaybolmuş ve günümüze yalnızca başka yazarların alıntılarından kalan parçalar ulaşmıştır. Bu yapıtlar konu ve işleniş itibarıyla Platon'unkilere benzer biçimde diyalog olarak yazılmıştır. Cicero, Aristoteles'in stilinin "pürüzsüzlüğü"nü övüp yazısının akışını "altın bir ırmak"a benzetirken çok büyük ihtimalle bu yapıtlara göndermede bulunmaktadır çünkü bizim elimize ulaşan diğer türdeki metinler dil ve biçim açısından vasat, daha çok konuşma diline yakın metinlerdir. Bu metinler büyük ölçüde Platoncu temaları geliştirmekte, hatta bazen Platon'un çalışmalarıyla aynı doğrultuda daha öteye giden iddialar sunmaktadır (Bu çizgide, örneğin Evdemos diyalogunda, ruhla beden arasındaki bağları doğa karşıtı bir birliktelik olarak nitelendirip, Tyrrhen korsanlarının tutsaklarını bir cesede bağlayarak yaptıkları işkenceye benzetir). Fakat genel olarak bu yayımlanan metinlerin hiçbiri elimize ulaşan metinlerdeki kadar güçlü argümanlar vermemekte, daha çok genel geçer toplumsal normları ve Platon'u doğrular görünmektedir.
Aristoteles'in yayıma yönelik olmayan eserlerinde ise (örneğin Ruh Üzerine'de) Platon'u ve ondan sonra gelen Platoncuları eleştirdiğini çok net görebiliriz. Dahası pek çok noktada Platon'la çok temel görüş ayrılıklarına sahip olan Aristo, pek çok başka açıdan da genelgeçer toplumsal kanılarla oldukça zıtlaşmaktadır. Bu durum felsefe tarihçilerini Aristo'nun nasıl anlaşılması gerektiğiyle ilgili çeşitli iddialara götürmüştür. Kimileri Aristo'nun yayımladığı diyaloglarını Platon'un okulundayken yazdığını, bu nedenle Platon'un iddialarını savunan metinler ürettiğini, ancak kendi özgün düşüncelerini daha sonra geliştirdiğini iddia etmektedir. Fakat öte yandan Aristo'nun toplumsal alanda görünürlükle filozoflar arası yapılan tartışmaların düzeyi arasında bir ayrım gördüğünü, dolayısıyla yayımladığı eserlerin felsefe bilmeyen insanlara yönelik olduğu için öyle yazıldığını, okulunda yakın öğrencileriyle beraber çok daha farklı bir tartışma pratiği benimsediğini iddia edenler de bulunmaktadır.[15] Bu günümüze ulaşamayan yayımlanmış yapıtların başta gelenleri şunlardır: Evdemos ya da Ruh Üstüne (Platon'un Phaidon'unun izinde), Felsefe Üzerine (Metafizik'in kimi temalarının ayırdına varabildiğimiz bir tür "tutum ibrazı" yazısı), Protreptik (felsefî hayata teşvik), Gryllos ya da Retorik Üzerine (Isokrates'e karşı), Adalet Üzerine (Politika 'nın bazı temaları burada görülebilir), Asalet Üzerine ve Şölen.

Korunan Yapıtları

İkinci küme Aristoteles'in büyük olasılıkla Lykeion'daki derslerini vermek için kullandığı notlardan oluşsa da bu konuyla ilgili kesin bir bilgi yoktur. Bu yapıtlardan esoterik (içrek) bazen de akroamatik (yani sözel öğretime yönelik) yapıtlar olarak bahsedenler bulunmaktadır. Antik Çağ'dan itibaren bu metinlerin nasıl korunduğu üzerine romansı bir anlatı yayılmıştır. Bu hikâyenin gerçekliğiyle ilgili hiçbir kanıt bulunmadığı, dahası tam tersi yönde pek çok kanıt olduğu halde, bu hikâye tarihteki en önemli Aristoculardan biri olan Afrodisyanlı İskender tarafından aktarıldığı için pek çok tarihçiyi düşündürmektedir. Afrodisyanlı İskender'in MS 2. yüzyılda aktardığı hikâyeye göre Aristoteles ve Theophrastos'un elyazmaları, Theophrastos tarafından eski okul arkadaşı Nelevs'e bırakılmış; Nelevs'in cahil vârisleri metinleri Bergama krallarının kitapsever açgözlülüğünden korumak amacıyla Skepsis'te bir mağaraya gömmüşler, uzun zaman sonra, MÖ birinci yüzyılda, bunların torunları yazmaları altın pahasına Peripatetisyen Teoslu Apellikon'a satmışlar, Apellikon bunları Atina'ya götürmiş, son olarak Mithridates'le savaştığı sırada Roma imparatoru Sulla Atina'daki kitaplığı ele geçirip Roma'ya taşımış. Orada da bu kitaplık Tyrannion tarafından satın alınmış: Lykeion'un son yöneticisi Rodoslu Andronikos MÖ 60 civarında Aristoteles'in ve Theophrastos'un akroamatik eserlerinin ilk redaksiyonunu yayımlamakta kullanacağı nüshaları ondan almış.
Bu anlatı pek tutarlı gözükmüyor. Zira Aristoteles’in ölümünden sonra kesintisiz olarak etkinliğine devam eden Lykeion’un nasıl olup kurucusunun elyazmalarını yitirmiş olabileceğini anlamak güç. Dahası, bu metinlerin kendilerinin Aristotales öldükten sonra öğrencileri tarafından onun öğretilerini bir okul müfredatı formatına getirme çabası sonucu üretilmiş olması da mümkün. Her hâlükârda Aristoteles’in yapıtlarının ilk önemli yayımı Andronikos’unki. Belki de bu nedenle Aristoteles’in yapıtları bu dönemden yani filozofun ölümünden üç asır kadar sonra, daha etkili olmaya başlamış olabilir. Fakat bu döneme kadar Aristoteles'in takipçileri kaybolmamışlar, sadece Epikürcüler, Stoacılar ve Şüpheciler kadar baskın olmamış, onlar kadar önemli görülmemişlerdir.
Buradan çıkan önemli bir sonuç "metafizik" gibi metinlerin isimlerinin daha sonradan Aristo'nun takipçileri tarafından üretilen isimler olmaları, dahası metinlerin sırasının, mantıksal akışının, ve pek çok argümanın yerinin de yine Aristo'nun takipçileri tarafından düzenlenmiş olması. Metinlerin ne kadarının Aristo'nun özgün fikirleri olduğunu bilmediğimiz gibi bize Aristo'nun adı altında ulaşan metinlerdeki iddiaların ne kadarından Aristo'nun haberdar olduğunu da bilmiyoruz. Bu durum birbirinden oldukça farklı konularda pek çok felsefi teori ortaya atan Aristoteles metinlerinin bütünlüğünün yorumlanması ve tartışılması konusunda oldukça büyük problemler yaratmış, tarih boyunca Aristoteles'in metinlerine yazılan şerhler felsefe tarihi üretiminin önemli bir kısmını oluşturmaktadır.
Öte yandan, Andronikos’un metinleri hem mantıksal, hem de didaktik kaygılar güden bir düzene oturttuğunu görüyoruz (örneğin mantığın, bilimsel incelemelerden; fiziğin de metafizikten önce gelmesi gibi). Dahası konu bakımından da dilin doğru kullanımına dair normatif kurallarla başlayan Aristo külliyatı fizik, anatomi, hayvanlar, metafizik, etik ve retorik sırasıyla ilerlemektedir ki bu da eğitimin nasıl yapılması gerektiğiyle ilgili önemli fikirler vermektedir. Fakat Aristoteles metinlerine verilen bu sistematik biçimin Aristoteles tarafından ne kadar düşünüldüğü ya da savunulduğu tartışmaya açıktır. Dahası, Orta Çağ'da Aristoteles adıyla toplanan metinler temel bilim faaliyeti haline geldiğinde eklemeler, çıkarmalar ve formal değişiklikler artmış olmalıdır.

Corpus Aristotelicum

Aristoteles'e Atfedilen Metinler

Günümüzde Aristo'nun metinlerine referans vermek için 19. yüzyılda August Immanuel Bekker tarafından hazırlanmış olan toplu basımın paragraf sayıları kullanılmaktadır. Bu metinlerden Aristo'ya ait olmadığı kanıtlanmış olanların üstü çizilmiştir, bir tek Atinalıların Devleti adlı metin 1890'da arkeolojik kazılarda bulunan bir papirüs sayesinde ortaya çıktığı için bu basımda yer almamaktadır.

Teorik Felsefe

Aristoteles felsefe pratiğini üç bölüme ayırmıştır: teorik, pratik ve teolojik. Teorik felsefe dilin doğru kullanımları, mantık, doğa felsefesi, fizik, kozmoloji, biyoloji, gibi konuları ele alır. Pratik felsefe ise arzular, etik, devlet, erdemler, davranışlar, mutlu yaşam gibi konuları ele alır. Teoloji ise varlığın temellerinin, şeylerin özünün, gerçekliğin kendisinin yani Tanrının araştırılmasıdır. Teorik felsefeyle ilgili metinlerini çok geniş anlamıyla mantık, doğa felsefesi ve metafizik olarak alt başlıklara ayırabiliriz.

Mantık

Orta Çağ'da verildiği Latince adıyla "alet" yani Organon bölümü Aristoteles'in en önemli ve en etkili bölümlerinden biridir, örneğin Kant çok tartışmalı bir iddia olsa da Aristoteles'in bu eserinden kendi zamanına dek mantıkta hiçbir değişme ve gelişme olmadığını iddia etmiştir. Altı bölümden oluşan bu eser modern anlamda mantık olarak adlandırdığımız incelemeden çok daha fazlasını içerir. İlk bölüm yüklemler ya da daha popüler ismiyle kategoriler adlandırma üzerine dilin genel işleyiş biçimine dair iddialarla başlar. "Kategoria" Antik Yunancada iddia etmek, yargılamak, atfetmek, yüklemlendirmek anlamlarına gelir ve Aristo bu kelimeyi şeylere hangi kelimelerin nasıl atfedildiğini açıklamak için kullanılır. Aristo felsefesinin genel yapısını anlamak için çok önemli olan bu bölümde bahsedilen töz kavramıyla Metafizik kitabında töz hakkında verilen inceleme arasındaki ilişki yoruma açıktır.
Günümüze kadar gelen kategori kelimesi bugünkü anlamını Aristo'nun meşhur listesinden alır. Bu liste Aristo'ya göre bir şeyin kaç farklı şekilde adlandırılabileceğine dair bir ayrım yapar, günümüzde bu başlıkların her birinin farklı bir kategori olduğunu söylüyoruz. Bu kategoriler töz, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, konum, durum, etki ve etkilenim olmak üzere on tanedir, fakat yapılan ayrımın ne hakkında olduğu tartışma konusudur. Kimisi bu ayrımın ontolojik temelleri olduğunu söylerken kimisi Aristo'nun bu noktada sadece bir dilbilgisi analizi yaptığını iddia etmektedir. Töz varlığın temelini oluşturur, kendi kendisine var olan varlıktır, başka bir şeyde var olmaz, diğer bütün kategoriler tözlerde varolurlar. Hemen ardından birincil tözler ve ikincil tözler ayrımı yapan Aristo ikincil tözlerin tümeller olduğunu, tümellerin çok sayıda nesneye atfedilebilir olduğunu söyler. Örneğin "Sokrates" birincil bir tözdür, kendi kendisine var olur ve başka bir şeyde var olmaz. Ancak "İnsan" ikincil bir tözdür, tekil tözler var olmadan ikincil tözler var olamazlar, eğer dünyada hiç insan yoksa insan tümelinin de varlığından bahsedemeyiz, ancak bir tane bile insan olması "insan" tümelinin var olmasına yeterlidir.
Yorum Üzerine kitabında kategorilerdeki incelemenin bir adım daha ötesine giderek önermeler, isimler ve filler, değilleme, tümel ve tikel önermeler ve gelecekle ilgili olasılık içeren önermelerle ilgili bir tartışmaya girer. Günümüzde tümel ve tikel yargıları inceleyen mantık alanının adını niceleme mantığı olmasının nedeni Aristo'nun tümel ve tikel olmanın önermelerin niceliği olduğunu iddia etmesinden gelir ve modern mantık büyük oranda Aristoteles'in iddiaları üzerine kuruludur, modern niceleme mantığı 1879 yılında Gottlob Frege'nin Aristotelesçi mantık yerine yeni bir mantık sistemi ortaya atmasıyla doğmuştur.
Felsefi açıdan bu kitabın en ünlü kısmı "gelecekteki rastlantılar problemiyle" ilgili deniz savaşı örneğinin verildiği kısımdır. Aristo eğer "yarın bir deniz savaşı olacak" dersem ve yarın bir deniz savaşı olursa bu cümlem doğrudur der. Fakat eğer bugün deniz savaşı olduğuna göre cümlem dün söylediğimde de doğruydu dersek o zaman 10.000 yıl ve bir gün önce söylense de doğru olurdu, o zaman da bu cümle bugünden önce ne zaman söylense doğru olur, bugün deniz savaşı olmaması imkansız olurdu. Dolayısıyla gelecekle ilgili iddiaların doğruluk değerini söyleyebilmemiz için olayın olması gerekir, öbür türlü her şey zorunlu olarak olmak zorunda kalır, o zaman da etik değerlerin ya da sorumlulukların hiçbir anlamı olmaz. Nedensellik açısından olmasa da bir çeşit mantıksal determinizmi reddeden Aristo'nun bu iddiaları determinizmin Tanrı'nın her şeyi belirlemesi bağlamında Hıristiyanlıkta ve İslam'da, ya da bütün olayların belirli bir nedenle olduğu üzerine kurulu modern determinizmde (Leibniz) tartışma konusu olmuştur.
Antik Yunanca analitik kelimesi "çözmek" (hem mesela bir ipi çözmek, hem de mesela suda çözmek) anlamına gelmektedir. Birincil Analitik (ya da birincil çözümlemeler) hemen ardından genel İkincil Analitikle (ya da ikincil çözümlemeler) beraber düşünüldüğünde geçerli çıkarımlarla ilgili bir teori sunmaktadır. Bu en genel anlamıyla doğru cümlelerden doğru cümlelere ulaşabilmemizi sağlayan bir söylem oluşturma biçimidir. Birincil analitik yorum üzerine kitabında yapılan cümlelerin parçalarının ve niceliklerinin (tümel, tikel) incelemesi üstünden temel bir çıkarım yapma biçimi (tasım) olarak "silojism" incelemesini üretir, "silojism" Antik Yunanca "birlikte-söylem" demektir, yani kabaca beraber söylenen cümlelerin incelenmesidir. Basitçe bir silojism/tasım/çıkarım üç cümleden oluşur, her cümle iki parçadan oluşur, ilk iki cümlenin bir parçası ortaktır ve Aristo bu ortak elemana "orta terim" adını verir, üçüncü cümlede orta terim yer almaz, yalnızca birinci ve ikinci cümlenin diğer bölümleri yer alır. Örneğin: 1. Bütün yaşayan insanlar canlıdır, 2. Sokrates yaşayan bir insandır, 3. Sokrates canlıdır. Burada "yaşayan insanlar" orta terimken, "Sokrates" ve "canlı" üçüncü cümlededir, dolayısıyla ilk iki cümleden üçüncü cümleyi çıkarmış oluruz. Aristo'nun gelecekle ilgili önermelerle ilgili argümanı gelecekle ilgili iddialarımızda bu orta terim ile bir çıkarım yapamayacağımızdır.
Pek çok çıkarım biçimini inceleyen Aristo çıkarımların genel yapılarını da kategorize ederek doğru cümlelerden doğru cümleler çıkarılabilmesi için uyulması gereken kuralların soyut genel yapısını birincil analitikte verdikten sonra İkincil Analitik'te bilimsel bilginin üretilmesi sürecinde maddeden bahsederken nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiğinin araştırmasına girişir. Birincil analitikte bahsedilen çıkarımlar geneldir, fakat maddelerin özelliklerine göre bu çıkarımların doğruluk değerleri değişebilir. Dolayısıyla Aristo'ya göre bilimsel faaliyette çıkarımlar gösterimlerden yani belirli ilkelerden formal mantık kurallarıyla sonuçlara ulaşılan ispat süreçlerinden oluşur. İspatın başladığı ilkeler daha önceden ispatlanmış ya da birincil ilkeler yani ispatlanamayan fakat kendi kendilerine doğru ilkelerden oluşmalıdır. İspat süreci dairesel olmamalıdır, yani sonuçlar çıkarıldıkları temel ilkeleri ispatlamamalıdır, ki bu açıdan Aristo mantıksal olarak bilimsel bilginin temelleri olması gerektiğini savunur. Ayrıca bir ispattaki bütün adımların zorunlu, genel ve ebedi doğrular olması gerektiğini savunan Aristo bir iddianın sadece doğruluğunu değil neden doğru olduğunu da ispatlayan, negatif değil pozitif bir iddiayı ispatlayan ve "yanlışa indirgeme" metoduyla değil de öncüllerden direk yapılan çıkarımlarla gösterilen ispatların daha iyi olduğunu savunur. Diğer çıkarım biçimleri de doğrudur fakat Aristo'ya göre bilgimizi asıl geliştiren bu biçimde yapılan çıkarımlardır.
İkincil analitikte iddia edilen biçimle yapılan çıkarımların sonucuna apodiktik yani zorunlu ve kesin doğrular derken, eğer öncüler kesin değilse ulaşılan sonuçlara diyalektik yani tartışmalı diyen Aristo, Topikler (ya da yaygın düşünceler) kitabında bu tarz çıkarımların yapısını incelerken, yapı ve içerik itibarıyla doğru görünen fakat doğru olmayan çıkarımları ise sofistçe olarak adlandırır ve sofistlerin çürütülmesi kitabı bu tarz çıkarımları inceler. Sadece cümlelerin doğruluk ilişkilerinin soyut yapılarını değil kelimelerin içeriklerinin bu doğruluk yapılarıyla ilişkisini de inceleyen Aristo retorikle ilgili pek çok konuya da girdiği bu metinlerinde tümevarım ve tümdengelimin ilk bilimsel analizlerini vermiş, iddiları günümüze kadar oldukça etkili olmuştur. Örneğin 19. yüzyılda yaşamış matematikçi ve mantıkçı George Boole'un Aristoteles'ten yola çıkarak geliştirdiği sembolik mantık sistemi (ki Boole'un geliştirdiği sistem Aristoteles'i çürütmemektedir), günümüzde bilgisayar donanımlarının temel kurulum yapısını oluşturmaktadır.

Fizik

"Fizik" yani doğa Aristo'ya göre bir şeyin kendisinde yani özünde bulunan hareket etme ve sabit durabilme ilkesi veya nedenidir. Yani bir şeyin doğası onun kendinde sahip olduğu haliyle o şeyi harekete geçiren ya da durduran neden ya da ilkedir. Aristo doğasından bahsedebileceğimiz şeylerin üç kategoride, madde, form ve bunların birleşiminden oluşan varlıklar olabileceğini söyler. Bir doğaya sahip olan varlıkları yapay (yani insan yapımı) şeylerle karşılaştıran Aristo şu örneği verir: örneğin ağaçtan yapılmış bir yatağı alıp toprağa ekersek yatağı oluşturan ağaç parçalarından dallar ve yapraklar çıkarak ağaca dönüşebilir ancak yatak hiçbir zaman başka bir dönüşüm geçirerek hareketini devam ettiremez, çünkü odunlar kendi içlerinde doğalarının özünde bulunan hareket ilkesine sahipken yatak kendisini ortaya çıkaran hareketin nedenine veya ilkesine kendisinde sahip değildir, yatağı ortaya çıkarak hareketin ilkesi o yatağı yapan insandadır.
Aristo hareketin oluşumunda bu hareketten "sorumlu" dört farklı neden olduğunu öne sürer. Aristo'nun neden için kullandığı kelime aitia Antik Yunanca "sorumlu olmak" anlamına gelir. Bu dört neden madde, form, etki ve sonuç (ya da amaç) olarak incelenirler. Örneğin bir heykel mermerden yapılmışsa mermer o heykelin maddesinden sorumludur, yani maddi nedenidir. Aynı şekilde heykel Athena heykeliyse Athena'nın biçimi heykelin formundan sorumludur. Heykeltıraş'ın heykeli yapmak için heykele uyguladığı etki heykelin ortaya çıkmasından sorumludur, fakat Aristo aynı şeyin birden farklı nedenden sorumlu olabileceğini söyler, örneğin Athena heykelinin biçimi hem onun formel nedenidir, hem de sonucu, yani heykelin Athena heykeli olmasını sağlayan amaçtır. Dahası iki şey birbirinden sorumlu da olabilirler, örneğin sağlıklı olabilmek için spor yapan bir insanın eyleminin sonucu yani eyleminden sorumlu olan amaç sağlıklı olmaktır, fakat bu insanın sağlıklı olmasından sorumlu olan da spor yapmaktır. Dolayısıyla Aristoteles'in nedensellik anlayışı aslında bir çeşit hareketten neyin sorumlu olduğunun analizidir ve Aristo'ya göre bir olayda dört nedene de açıklık getirilmelidir.
Aristo bir değişimin ancak sahip olunan bir potansiyelin fiilen gerçekleşmesiyle olabileceğini söyler, örneğin sonsuzluk ancak potansiyel olarak vardır fakat fiilen hiçbir şey sonsuz değildir. Bu şekilde Zenon paradokslarına da çözüm getirmiş olur, Zenon paradoksları kabaca ifade edersek hareket diye bir şeyin gerçekten varolmadığını çünkü bir şeyin hareket edebilmesi için sonsuz bir mesafe katetmesi gerektiğini söyler: örneğin bir ok hedefe varabilmek için yolun yarısına varmalı, yolun yarısına varmak için yolun dörtte birine varmalıdır ve bu sonsuza kadar gider dolayısıyla hareket gerçekten var olamaz. Aristo'ya göre bir uzaklık ancak potansiyel olarak sonsuza bölünebilir ancak fiilen alınan yol hiçbir zaman sonsuz değildir, dolayısıyla da hareket çelişkili değildir.
Platon'un Timaeus'ta iddia ettiği üzere zamanın bir başlangıcı olduğu fikrine karşı çıkan Aristo eğer zamanın bir başlangıç anından bahsedebiliyorsak o başlangıç anının öncesinden de bahsedebiliriz dolayısıyla zaman ezeli ve ebedi olmalıdır, aynı şekilde hareket de zamanla beraber ezeli ve ebedi olmalıdır. Fiilen var olan hiçbir şeyin sonsuz bir faaliyete sahip olmadığı için evrendeki sonsuz zamanda gelişen bu sonsuz hareketi yaratan bir birincil hareket ettirici olması gerektiği sonucuna varan Aristo bu sonsuz hareket ettiricinin sonsuz faaliyeti gerçekleştirdiğine göre bütün potansiyellerinin gerçekleşmiş olması gerektiğini, dolayısıyla da maddeden bağımsız olarak ezeli ve ebedi bir faaliyet olarak var olması gerektiğini söyler ve Metafizik kitabında açıkça bu birincil hareket ettiricinin Tanrı olduğu sonucuna varır.

Metafizik

Aristoteles'in Metafizik adlı eserinin isminin kendisinin sonra gelen takipçileri tarafından konulduğu, ve büyük ihtimalle Aristoteles'in öğretilerinin öğretildiği müfredatta "Fizik"ten sonra geldiği için "Fizikten Sonra" anlamına gelen "τὰ μετὰ τὰ φυσικά" (ta meta ta püsika) adının verildiği düşünülmektedir. Ancak Antik Yunanca meta kelimesi hem "sonra" hem de "ötesinde" anlamlarına geldiği için zaman içerisinde isim içerikle uyumlu olduğu yönünde yönünde yorumlanmıştır. Bu eserinde Aristo birincil ilkeleri, tözü, varlığı varlık olarak inceleyeceğini söyler, yani varlıkları başka nedenlerle rastlantısal olarak sahip oldukları özelliklerle değil, varlık olmalarıyla sahip oldukları özellikleri araştırmaktadır. Nedensellik, Tanrı, töz, faaliyet ve potansiyel, madde ve form gibi pek çok konuda detaylı argümanlar veren Aristo felsefe tarihinin en etkili metinlerinden birini oluşturmakla kalmamış, Kantın deyimiyle "bir zamanlar bilimlerin kraliçesi olan" metafizik adlı araştırma alanına bizzat ismini vermiştir.
Aristoteles'in Metafizik kitabının en ünlü cümlelerinden birisi, pek çok farklı şekilde yorumlanabilecek olan "varlığın farklı faklı söylendiği" iddiasıdır. Metafizik kitabının temel amacı varlığı varlık olarak incelemek olduğu için Aristo varlığın farklı anlamlarda kullanıldığı, dolayısıyla bu anlamların açıklaması gerektiğini söyler. Aristo'ya göre en temel anlamıyla varlık tözdür ve Aristoteles'in töz için kullandığı Antik Yunanca kelime "ousia" soyur anlamda "varlık" anlamına gelir, ancak Aristo'ya göre bütün varlıklar töz değildir, yalnızca canlı varlıklar tözdür çünkü ancak canlı varlıklardan bahsederken gerçekten var olan tözlerden bahsedebiliriz. Bunun nedeni tözlerin madde ve formdan oluşmalarıdır, form tözün özünü oluştururken, madde bu formun hareketini ve değişimini sağlar, madde ve formun bir bütünlük halinde var olduğu tek varlıklar canlılardır. Örneğin insan üretimi nesneler formlarını insanların onlara verdiği dışsal bir etki sonucu alırlar, oysa canlılar formlarını kendi özlerinde sahip oldukları özelliklerle kazanırlar. Doğa ise bir bütün olarak formunu Tanrı tarafından almaktadır, yani bütün doğa olayları Tanrı'nın etkisiyle harekete geçerek varoluşlarının biçimini kazanırlar, canlılar ise kendi hareketlerini kendileri belirlerler. Aristo'ya göre madde belirsizdir, var olan her form maddenin aldığı bir biçim olduğu için maddenin kendi biçimini bilemeyiz, ancak aldığı formu bilebiliriz. Dolayısıyla Aristo'nun form anlayışı var olan şeylerin hareketliliklerinde geçirdikleri evreler ve bu evrelerde kazandıkları işlevlerdir, Aristo canlıların formlarını yaşamsal işlevleri üzerinden inceler ve canlılıklarını oluşturan özleri canlılıklarını sağlayan işlevler üzerinden tanımlar.
Aristoya göre iki çaşit faaliyet vardır, birincil faaliyet olmayan bir şeyin ortaya çıkması, meydana gelmesi anlamındadır, örneğin insanlar potansiyel olarak yeni bir çocuk yapma kapasitesi sahipken bir çocuk yaptıklarında çocuğun dünyaya gelmesi birincil anlamda potansiyelin faaliyete geçmesidir. Fakat çocuğun sahip olduğu görmek, duymak, anlamak gibi potansiyellerini faaliyete geçirmesi ve yaşamını sürdürmesi ikincil faaliyettir. Dahası, örneğin matematik öğrenmek birincil faaliyettir, fakat matematik kullanarak problem çözmek ikincil faaliyettir. Aristoteles'e göre maddeye formunu veren ve onu harekete geçiren maddeden arınmış temel bir neden olması gerekir ki madde sonsuz hareketine devam edebilsin, bu şeyin saf ikincil faaliyet halinde kendisinin bütün potansiyellerini gerçekleştiren bir töz olması gerekir, bir tane olması gerekir ki doğanın uyumu ve güzelliği oluşa bilsin, bu şey mükemmel olmalıdır, dolayısıyla hiç değişim geçirmemelidir, değişim geçirmediğine göre dışardan etkilenemez dolayısıyla sadece kendi kendisi düşünmelidir, aynı şekilde kendisi hareket edemez, fakat bütün hareketin nedeni olmalıdır, elbette ki bu maddeden bağımsız bütün evrene uyumunu, güzellini ve düzenini veren mükemmel mutlak ikincil faaliyette yalnız kendi kendisini hiç değişmeden düşünen bir ve tek hareket etmeyen hareket ettirici yalnızca Tanrı olabilir.
Aristo'ya göre Tanrı evrene dair bütün nedenleri kendi içinde barındırır, dolayısıyla evrenin hem formal, hem etkisel hem de amaçsal yani sonucundan sorumlu nedendir. Örneğin canlıların neden türler halinde yeni nesiller doğurduklarına verdiği cevap birey olarak ölümlü oldukları için yaşamsal türsel olarak devam ettirerek Tanrı'ya benzemeye çalışmalarıdır der. Benzer şekilde Can Üzerine kitabında akla bilme faaliyetini veren ikincil faaliyetin tam da tanrının özelliklerine sahip biçimde ezeli ve ebedi, maddeden bağımsız ve evrensel olması gerektiğini söyler. Fakat bu konuda Aristo'nun tam olarak nasıl bir iddiası olduğu, Tanrı ve insan aklı arasında nasıl bir ilişki kurduğu kısmı tartışmalıdır
submitted by okkboomerrrr to AteistTurk [link] [comments]


2020.10.09 10:49 style35 Aşk Mektubu Örneği

Edebiyat, kişisel duygu ve düşüncelerin anlatılmasında önemli rol oynar. Geçmişten günümüze birçok yazar ve şairin işlediği konular, özellikle ikili ilişkilerde duygulara tercüman olacak niteliktedir. İçinde beslediği duyguları karşısındakine en etkili şekilde anlatmak isteyenler, günümüz teknolojisinden faydalanarak internet üzerinden aşk mektupları araştırması yapıyor. Şimdilerde her ne kadar mektuplaşmanın yerini online iletişim araçları almış olsa da, daha nostaljik ilişki yaşamak isteyenler, internet üzerinden de mektuplaşabilirler. Postaneye gitmeden, istenilen içerikte mektup yazıp istenilen efektleri ekleyerek mektubun alıcıya ulaştırılması büyük bir avantajdır. Her türlü işin internet üzerinden halledildiği günümüzde mektuplaşmanın da online olarak yapılması, şaşılacak bir durum değil tabi ki.
Çok eski zamanlardan beri süregelen mektuplaşma geleneğini devam ettirmek isteyenler, anlamlı ve özlü sözleri kullanarak sevdiğine etkileyici bir aşk mektubu yazabilir. Yöntemleri teknolojiye göre değişse de, araç ve amaç aynıdır. Yani mektup yazmak, duyguları ifade etmenin en kısa yoludur. Yüz yüze söylemekte zorlanılan her şey, mektuplarla can bulur. Üzerine eklenen efektlerle daha da anlamlı hale gelir ve verilmek istenen mesajı direk alıcıya ulaştırır. Mektubun yeri her zaman özeldir, çünkü ömür boyu saklanacak özel bir anı olarak kalmaktadır. Üstelik teknolojinin bu denli geliştiği günümüzde, birbirinden farklı aşk mektupları ile mektup yazmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. Kağıt kalemi aline aldığında tıkananlar, heyecandan aklına bir şey gelmeyenler için online sitemizde birbirinden farklı içerikte mektup örneği mevcut. İstenilen mektup, istenilen şekilde süslenerek an kısa zamanda alıcısına ulaştırılır.
Edebiyat, ucu bucağı olmayan bir deniz gibidir. İhtiyaç halinde, herkesin duygularını edebi ve hissi yöntemlerle ifade edebilmesi için tasarlanan sitemizde, ‘’söz uçar, yazı kalır’’ atasözünün anlamını kanıtlayacak çeşitlilikte mektup bulunmaktadır. Herkesin mektup yazma amacı farklı olabilir. Bu nedenle örnekler çeşitlidir ve herkes, içinden geçen duygulara tercüman olacak dizeleri oluşturabilir. Farklı duygulara tercüman olarak nitelikteki sitemiz, her zaman güncel ve aktif şekilde hizmet veriyor. Hem duygularını içinden geçtiği gibi anlatmak hem de ilişkisine nostaljik bir hava katmak isteyen herkes, sitemizi istediği zaman ziyaret edebilir, hizmetlerimizden sınırsız olarak faydalanabilir.

Aşk Mektubu Örneği

Kıymetlim, Ben sana bu mektubu yazarken, sokakta bir adam ciğerleri sökülürcesine öksürüyordu. Haline çok acıdım. Çok yalnızdı. Sonra bu duygumdan utandım. Acımak, benim haddime mi? Ben bu hale düşmüşken bir başkasına acımak benim haddim mi? Dünyam yerinden oynadı kaybettiğimden beri. Asla okumayacağını bildiğim binlerce mektup yazdım. Biliyorum, beni asla affetmeyeceksin. Güneş, ay ile buluşur, biz seninle buluşamayız demiştin. Hala aynı fikirde misin? Ben, sensiz yok oluyorum. Acın ile her gün birazcık daha parçalanıyorum. Benden geriye hiçbir parça kalmayacak bu gidişle. Zaten, sen gidince yarımı kaybetmiştim ben. Her gün biraz daha toza karışıyorum. Sokaktaki yalnız adamın bana acıdığını hissediyorum. Her gün adresine ulaşmayacak mektuplar yazan bu adama, acıdığını adım gibi biliyorum.
submitted by style35 to u/style35 [link] [comments]


2020.10.08 23:17 MertGunhan GÜNHAN 2350: BİR UZAY MACERASI

Adıyaman kolonisinde normal bir gün. Etraf sessiz, herkes işini yapıyor. Koloninin en gençlerinden birisi olduğum için daha mesleğime yerleştirilmemişim bu sebeple benim yaşımda birisinin yaptığı bütün işleri yapıyorum. Yeni gelenlere oryantasyon programı vermek, Hidrofonik kapasitörleri temizlemek, koloni müdürüne çay demlemek ve arada ufak koloni lazeri ile yaptığım atış talimleri arasında geçen bir hayat bu yaşadığım.
Adıyaman kolonisi Jupitris sektörünün uzaklarında olduğu için pek fazla hareket yok. Buraya ne asker gelir ne jandarma bakar. Kendi yağında kavrulur.
Ya da biz öyle sanıyorduk.
Her şey Suriye kolonisinden gelen mülteciler ile başladı. 500 Kadar mülteci geleceğini önceden duymuştuk. Daha önce koloniye bu kadar fazla mülteci gelmemişti bu sebeple 500 adet Suriyeli ile ne yaparız bilemiyorduk. Yine de bunu sorun etmedik, sonuçta her sorunu kendi içimizde çözmeye alışmıştık. Mülteciler büyük koloni transport gemisi "Emine Erdoğan" ile geldiğinde de şaşırmadık. Bu tarz gemiler çok uzun süreli yolculuk edebildiklerinden hükümetin emirleri gereğince içinde mescid, cami ve 30 kişilik bir diyanet ekibi taşırdı ve Suriyelileri bu gemide getirmeleri gayet normaldi.
İnen Suriyelilerin lideri ve bizim liderimiz Watson Jackson arasında bir görüşme yaşandı önce. Jackson iyi bir adamdı fakat Suriyelilerin lideri Durka İsmail'de yaman birisine benziyordu doğrusu.
Görüşme bittikten sonra her 5 Suriyeliyi bir koloniste atadılar. Bunlar bizim oryantasyon sürecinde bakacağımız kardeş Suriyeli ailelerdi. Yalnız bana kardeş Suriyeli aile yerine Diego Jose Fernandoz Mujer Esclava Papilla isimli Meksikalı bir aile düşmüştü.
Watson Jackson bu karışıklık ile ilgili bir bilgisi olmadığını, Meksikalı ailenin de geri kalan mültecilerle birlikte gemiden indiğini belirtti. Bende sesimi çıkartmadım. Bu ailenin üç tane çocuğu vardı, bunlardan en küçükleri Hermanos adında bir çocuk, ortancaları Papagiri isimli bir zenci, en büyükleri ise Jimenez Hera isimli bir kızdı. Jimenez fena bir kız değildi fakat 22 yaşında kendisinden beklenmedik bir ergenlik gösteriyordu.
Üç kardeş ile ilk tanıştığımda bu koloni gemisine pek uyum gösteremeyeceklerini anlamıştım. Hermanos içine kapanık, sosyal sıkıntıları olan bir veletti. Papagiri ise (zenci olduğu için gayrimeşru bir çocuk olmalı diye düşündüm) Harlem kolonisi geçmişi olduğundan sürekli olarak anlaşmazlık yaşandığında “Senin beyaz kıçını tekmelerim kraker” gibi kelimeler kullanmaktaydı. Yine de hiçbiri Jimenez kadar aykırı değildi.
İlk bir hafta içinde Jimenez, Papagiri ve Hermanos’tan oluşan üçlü beni hayatımdan bezdirmeyi başarmıştı. Hermanos sürekli olarak ağlıyor, bağırıyor, bu kolonide yaşayamayacağından dem vuruyordu. Papagiri ise yanında getirdiği titreşimli boncuk tabanca ile sinirlendiğinde baldırlarıma ve kaba etlerime ateş ediyordu. Jimenez aralarında en kötüsüydü çünkü Jimenez’in işkence tarzı psikolojikti.
Bana sürekli olarak ne kadar yetersiz olduğum ile ilgili laf sokuyor, kolonideki en işe yaramaz çocuk olduğumu söylüyordu.
Bütün bu durum, 3 ay kadar devam etti. Her seferinde tölere etmeye çalıştım fakat artık sınırlarıma dayanıyordum. Jimenez’in odama girip yatağımı ateşe vermesi ve gofretlerimin içine iğne ile asit enjekte etmesi bardağı taşıran son damlaydı. Önce konuyu Watson Jackson, sonra ise Durka İsmail ile konuştum. Watson mültecilere iyi davranmak ve koloni medeniyet puanımızı yükseltmek için bazı şeylere göz yummamız gerektiğini söyledi. Sanırım bunun kolonide gün geçtikçe artan taciz oranları ve yeni yapılan camilerle bir alakası vardı. Watson İsveç modelini benimsediklerini söyledi. Yani ne kadar taciz artarsa artsın, ne kadar cami yapılırsa yapılsın, koloni insanlarının sesinin çıkmaması gerektiğini savunuyordu.
Durka İsmail ise kendisiyle görüşmeye gittiğimde tam olarak anlayamadığım kendi dilinde bir şeyler söylemişti;
“İsmail cihad, durka durka, muhammed cihad, allahallah, bismilfelahifillah, cihad’ül rahvan, durka, durka durka durka, molotof cihad, 9/11, burka burka, durka şörpa”
Durka İsmail’in bu dediklerinden konu ile ilgilenmeyeceğini çıkarttığımdan, çözümü kendi kendime bulmam gerektiğini düşünmeye başlamıştım.
Bunun için çok mantıklı bir plan yapmam gerekiyordu. Bu plana önce en zayıf halka Hermanos ile başlamam gerektiğinde karar kıldım.
Hermanos içine kapanık bir çocuktu. Koloni doktoruna gidip hastalığı ile ilgili ilaç aldığını biliyordum. Hermanos’un şiddetli krizlerini durduran tek şey aldığı ilaçlardı.
Odasından ilaç kutusunu çalmak kolaydı. Küçük hapların her birinin içine şırınga ile yüksek miktarlarda asit koymak ise çocuk oyuncağı. Hermanos bu akşam ilaçlarını aldığında yarım saat sonra yüksek miktarda asit aldığından korkunç bir psikoza girecekti. Fakat bu yeterli değildi. Hermanos odasını Jimenez ve Papagiri ile paylaşıyordu. Bu sebeple planımın tam anlamıyla işlemesi için öncelikle hepsinin gece vakti baygın olması gerekiyordu.
Odalarının yedek oksijen deposunu karbondioksit ile değiştirdiğimde oksijen yetersizliğinden uykularında bayılmaları işte oldukça kolay oldu. Bu yedek oksijen deposu ancak oda modülü ana havalandırmadan ayrıldığında devreye giriyordu. Her modül koloniye bir şey olduğunda koloniden ayrılabiliyordu, bu süreçte de 6 saatlik haznesi olan yedek oksijen deposu devreye giriyordu.
Önce Papagiri gözlerini açtı. “Hangi beyaz kraker beni uyandırdı” diye bağırdı fakat daha sonra sesin odalarındaki masanın üzerindeki ufak bir holo-teyp’ten geldiğini gördü. Holo-teyp, tabii ki benim onlara gönderdiğim özel mesajı içeriyordu.
“Selam, Jimenez, Papagiri ve Hermanos. Hesaplarıma göre şimdiye kadar yedek oksijen deposu çalışmaya başlamış olmalı. Son üç saattir oksijen azlığından dolayı baygındınız. Şimdi ciğerlerinize yeni oksijen girdiğinden başınız dönüyor olmalı. Ama sen değil Hermanos. Hermanos büyük ihtimalle yatmadan önce ilaçlarını aldın. Fakat bilmediğin şey o ilaçların içinde ciddi anlamda asit olduğuydu. Mideden aldığın için büyük ihtimalle uykunda asit etkisini gösterdi ve şu anda korkunç bir tribin içindesin…”
Holoteyp haklıydı, Hermanos’un gözleri çılgınca duvara bakmaktaydı, çevresinden tamamen kopmuştu. Zavallı piçin algıları bitmişti.
“Evet Hermanos, bu trip büyük ihtimalle senin için korkunç olacak. Jimenez ve Papagiri’yi öldürmen işten bile değil, tabii onları senin öldürmene gerek yok, onlar için de başka sürprizler hazırladım. Papagiri, sen uyurken kıçına kocaman bir fitil soktum. Bu fitilin içinde koloni biyoloğundan aldığım çok ciddi xeno-virüsler var. Bu xeno-virüslerin hepsini bir arada alırsan vücuduna ilerleyen saatlerde ne olabilir bilemiyorum fakat kurtulmak istiyorsan çözümün Jimenez’e yutturduğum ve plastik haznenin içinde olan anti-virüs hapında. Fakat her geçen saat Jimenez’in midesinde plastiğin eriyip hapın yok olması demek, bu sebeple bir an önce getto cerrahi yeteneklerini konuştursan iyi olacak.
Ve Jimenez…Papagiri’nin işini kolaylaştırmak gibi olmasın ama sen uyurken el ve ayak bileklerine anestetik sprey sıkıp seni nano çivilerle yatağa sabitledim. Böylece ameliyat gerçekleşirken hareket edip Papagiri’nin getto cerrahisini daha zor hale getirmezsin. Ha bu arada, odanızda hiç bir cerrahi malzeme yok, onları kabininizi koloniden ayırmadan önce koymayı unuttum. Şu anda büyük ihtimalle itici gücünüz bitmiştir ve derin uzaya doğru yola çıkmışsınızdır. Yedek oksijeniniz önümüzdeki 4-5 saat sizi idare eder. Tabii ne kadar az kişiyseniz, o kadar az oksijen harcarsınız. Ayrıca, tüm iletişim modüllerinizi kestim, yani sinyal vermek için uğraşmayın. Bu güzel yolculuğun tadını çıkarmanız dileği ile, hoşçakalın.”
Adıyaman kolonisinde normal bir gün. Etraf sessiz, herkes işini yapıyor. Koloninin en gençlerinden birisi olduğum için daha mesleğime yerleştirilmemişim bu sebeple benim yaşımda birisinin yaptığı bütün işleri yapıyorum. Yeni gelenlere oryantasyon programı vermek, Hidrofonik kapasitörleri temizlemek, koloni müdürüne çay demlemek ve arada ufak koloni lazeri ile yaptığım atış talimleri arasında geçen bir hayat bu yaşadığım.
Yani oldukça sessiz, normal ve standart.
submitted by MertGunhan to wiredpeople [link] [comments]


2020.10.05 21:24 fahrenos Beyler sanırım bir sapığım var

Şimdi nerden girsem konuşmaya diye düşünüyorum. Bir iki gün önce kapım çalındı. Kapımı açtım böyle bi arkadaş biley uzattı bana böyle bir zarf ben de dedim hani bu nedir nerden geliyor kimdir diyene kadar bi baktım herif yok. Arkadaş bir anda fırladı kaçtı. Zarfın içinden bir kağıt çıktı böyle bir not. Ahan da bu bilmiyorum şu anda okuyabiliyor musunuz. Okuyamıyorsanız da ben sizin için okuyayım. “Sana Dead Space i oyna diye gönderdim”. Şimdi sapıklığın çok ciddi anlamda zirvesine ulaştığını bu arkadaşın öncelikle belirtmem gerekiyor. Neden? İlk başta ciddiye almadım. Bunu gördüm a dedim yine aynı manyak bu. Çok fazla takmadım açık konuşmak gerekirse hani bana dead space i biri gönderdi demiştim ya kimin olduğunu bilmiyorum gönderici ismi yazmıyor vesayre cart curt falan filan dediğimi dead space izleyen arkadaşlar bilir. Dead space 2 den bahsediyorum bu arada. Bu aynı arkadaş mı gerçekten emin değilim ama bana aynıs aynı kişi gibi geldi. Gene aynı şekilde hiçbir gönderici bilmem ne falan filan yok. Sadece bir not dead space i sana oyna diye gönderdim. Arkadaş bildiğiniz atar yapmış ben kanala ara verdim diye. Neyse. Şimdi, bu olay hafife alınacak bir olay değil arkadaşlar. Çünkü birkaç şey oldu sadece değil. Bu kağıdı ilk başta ben şeye almadım ciddiye almadım. Umursamadım hani yani manyağın biri dedim hani şeylik yapıyo dalga geçiyor taşak geçiyor falan filan. Ama velakin bu buldum.mp4 denen videoyu görene kadar. Arkadaşım, şimdi öncelikle bu videoyu ç mm sana mm adıyorum. Mutlusundur umarım bu kadar manyakçasına benim peşimdeysen eğer. Manyağın biri beni takip ediyor. Bu buldum.mp4 videosunda da beni çeşitli yerlerde çekmiş evime dönerken, işten eve dönerken çekmiş beni. Yok işte şeye giriyorum bilmem ne falan filan. Şimdi bunun şöyle bir problemi var, şöyle bir noktası var problemli olan kısma geçeyim öncelikle. Benim adresimi şu anda bilen kimse yok. Eski adresimi de kimse bilmiyordu ama bu herif bana dead space 2 yi ulaştırmayı başardı. Şikayet etmedim açık konuşmak gerekirse işime geldi çünkü. Ya biri bana oyun hediye etmiş bu güzel bişeydi ilk başta güzel bişey olduğunu düşündüm. Hani bu adam benim adresimi nerden bildiğini takmadım kafaya önemsemedim. Bir şekilde bulmuştur göndermiştir dedim. Peki bu yeni adresimi nerden buldu bu adam? Ben bu eve bir ay önce taşındım. Antalya dan dönüştün- dönüşte taşındım ben bu eve. Bu arkadaş benim adresimi nerden buldu? Bu arkadaş beni gittiğim her yerde takip mi ediyor? Yani şimdi böyle bir durum var ortada. Ve gerçekten ne diyeceğimi bilmiyorum hani. Ya bu evin adresini şu an annem babam bilmiyor daha hani daha onlara hani evin adresini bilmiyorlar sadece mekanı söyledim hani şurda oturuyorum dedim sadece. Hani adresi detaylı olarak bilmiyorlar gelip bulamazlar yani evi hani bulma şansları yok. Ara sokaklarda bir yerlerde bu ev bulamazlar. Ama bu arakdaş evimin yerini biliyor geliyor bana not bırakabiliyor ve üzerine zaten videodan videoyu izlerseniz göreceksiniz herif beni takip ediyor gittiğim her yerde. Arkadaşım beni korkutuyorsun çok ciddi anlamda korkuyorum yani şu an senden ve yaptığın şey çok büyük bir suç anladın mı? Yaptığın şey ciddi anlamda çok büyük bir suç. Eğer seni ihbar edersem ve yakalanırsan çok ciddi anlamda cezalar alırsın anladın mı? Akıllı ol ya akıllı ol şansını zorlama bu işe devam etme eğer chuckle böyle bir şey bidaha görürsem yemin ediyorum ihbar ederim seni. Ve bu işin peşini bırakmam yani seni yakalatıp ciddi anlamda ceza almanı sağlayana kadar bu işin peşini bırakmam. Adam ol tamam mı çok ciddi söylüyorum adam ol sakın sakın ha bir daha böyle bir şey yapma böyle bir video sakın bir daha görmeyeyim ben öyle takip ediliyorum bilmem ne falan filan hiç hoş şeyler değil. Ve bir de işin şu kısmı da var ben ihihi evde yalnız kalma fobimi daha yeni yeni yeniyorum hani daha yeni yeni üstesinden gelmeye başladım böyle manyakça işler yapıp beni korkutma daha fazla. Söylemek istediğim şeyler bu kadar arkadaşlar. Yani üzgünüm bu video size değil sadece bu sapığa bu manyağa artık kimse bu neyin nesiyse ona yöneltilmiş bir videoydu sadece. Ya ama bunu hani görmesini sağlamak için kanalıma yüklemek zorundaydım mecburen kim olduğunu bilmiyorum çünkü o yüzden kanalıma yükledim bu videoyu. Bu arkadaş sırf görsün diye zaten video respose olarak koyacağım onun o lanet videosuna bunu. Aynı zamanda tabii ki youtube'a da şikayet edeceğim bana karşı bir salıdırı ve ya ne bileyim taciz olduğuyla ilgili o videoyu. Her neyse görüşmek üzere...
submitted by fahrenos to KGBTR [link] [comments]


2020.10.02 09:30 allahsizallah Birazcık da Felsefe Tanrı, Din, Ahlak, Değer Dörtlemesi: Nietzsche, "Tanrı Öldü" Derken Neyi Kastetti?

Kime filozof denir?

Bu soru, temel bir problemi yansıtmıyor olması bakımından önemsiz görünebilir; fakat en nihayetinde, felsefi bir problemin takibi sonucunda elde kalan son soru da budur. Filozof, her şeyden önce düşüncenin kendisinden mükelleftir.
Sahi, filozof ne iş yapar? Bu soru, felsefi bir problemin "ne"liği üzerine soruşturma yürüten felsefe takipçisinin eninde sonunda kendisine sormaktan kendini alıkoyamayacağı, yol üstü ve uğrak bir sorudur. Filozof, düşüncenin sınırlarını zorlamayı arzu eder. Bilgi üzerine gerçekleşen bu tutkulu yolculuk, bazı zamanlar dogma bir fikirde saplanıp kalabilir. İnsanlık tarihini incelemeyi amaçlayan filozof için de durum bundan farklı değildir. Neredeyse tüm insanlık tarihine refakat eden bir olguya filozofun bakış açısı da, biraz önce sözü edildiğinden farklı olmamalıdır. Sözü edilen olgu, dinin kendisidir.
Dini inanca yönelik insanî arzu ve belirlenimin, çoğu zaman insanî doğal bir eğilim olduğu söylenir. Öte yandan bu düşüncenin karşısında duranların temel savı da yine insanî bir eğilime işaret eder: İnsanın düşünce yetisi ve hayal gücüne duyduğu muazzam güven, tıpkı tanrı fikrinde olduğu gibi bir yaratıma işaret eder.
Yaratmak ama... Neyi?

Hakikatin Üzerindeki Örtü

Tanrı fikrinin kendisi midir yaratılmış olan, yoksa tüm varlık alanı mıdır, bilinmez; ama bu noktada asıl meseleye giriş yapmadan, Osho'ya kulak vermekte fayda vardır:
Tanrı var olabilir ya da olmayabilir -bu önemli değil- ama tanrıya ihtiyaç vardır. Tanrı orada olmasa bile tam gelişmemiş beyin onu uyduracaktır. Çünkü az gelişmiş beyinlerin buna ihtiyacı vardır.
Yani Osho'ya göre insan, özsel olarak Tanrı fikrine bağlı olmak durumundadır ve işin özü, bu problemin Tanrı'nın gerçekte var olup olmamasıyla ilgisinin olmayışıdır. Ona göre, insanın böyle bir eğilime sahip olması, varlığını sürdürdüğü her tarihsel âna, dolaylı ya da doğrudan sirayet etmiştir.
İşte bu düzlemde filozofun varlığının önemi açığa çıkar; çünkü filozof, gücünü düşüncenin sınır tanımayan ufkundan, dogmaya ve yaygın kanaata karşı gerçekleştirdiği üstün muhalefetten alır. Dolayısıyla Osho'nun neredeyse bir zorunlulukla işaret ettiği şey, filozof için kaçınılmaz sonu beraberinde getirir: Sorudan soru doğurma sanatı, filozofun tam olarak burada başvurduğu yöntemdir; çünkü Tanrı fikrine duyulan ilgi, beraberinde getirdiği kurumsallık ve dogmatizmle birlikte yeni soruların sorulmasına muktedirdir. Tanrı dini, din değeri, değer de en nihayetinde ahlakı oluşturur. Dolayısıyla filozofun sorusu döner dolaşır ahlak problemi üzerine sıkışır kalır.
Unutulmaması gereken ise her düşünsel sıkışıklığın, beraberinde bir düşünsel sıçrayışa gebe olduğu hakikatidir. Bu sıçrayış, çoğu zaman küçük bir devinim gibi görünebilirken, bazen de her şeyi alt üst eden olağanüstü bir yıkıma sebep olur. Yıkım ile tasvir edilen şeyin çoğu zaman bir olumsuzlama fikrine karşılık geldiği söylenebilir fakat söz konusu olan felsefe ise, burada kavramlara yüklenecek anlam filozofun fikrinde gizlidir. Bu yüzden yıkım ile işaret edilen, bir hegemonya alanına yönelik ise, ortaya çıkan şey düşünsel, felsefi bir sıçrayıştır. Hem de sadece filozofun kendisine özgü olmaktan daha fazlasını vadeder ve insanlığın genel problemi haline dönüşür.
Öyleyse din, insandan aldıkları ve beraberinde getirdiği her şey ile bir filozofun düşünsel süzgecinden geçmek durumundadır. Bu düşünsel süzgeç, bir hakikatin üzerinde bulunan örtüyü kaldırmaya benzer.
İnsanların bozulmuşluğunun üstündeki örtüyü kaldırdığında, gözlerimin önüne acı verici ve tüyler ürpertici bir dram serilmişti.
Bu çalışmanın amacı ise Nietzsche'nin kaldırdığı örtünün altında yatanlara bir nebze olsun açıklık getirebilmektir.

Tanrı-Din-Değer-Ahlak Dörtlemesi: ''Kim Öldürdü Tanrıyı?''

Zerdüşt'ün hikâyesi herkesçe bilinir. Yine de üzerinde kısaca durmakta beis yoktur.
Zerdüşt, mağarada on yılını geçirir ve dışarı hiç çıkmamıştır. Bir gün olur, çıkar mağaradan dışarı ve başlar aramaya. Ama neyi? Bir ölünün cenaze töreninden kalanlardır Zerdüşt'ün bulmayı umduğu. Ve yolculuğu, ilk olarak bilge ile kesişir.
Bilge ile tasvir ediliyor olanın neliği üzerine soruşturma gerçekleştirilmelidir. Şüphesiz, Zerdüşt'ün karşılaştığı sıradan bir insan değildir. Burada önemli olan ise yolculuğa çıktığı ilk anlarda bilge ile karşılaşmış olmasıdır ve tam olarak bu sebepten önemlidir.
Burada Nietzsche'ye özgü bir iyimserliği, Zerdüşt üzerinden görmek gerekir. Klasik bir anlatıda kahraman, yolculuğuna en kötüsünden, en basitinden ya da en kolay ulaşılabilir olandan başlar fakat Nietzsche'nin tercihi böyle değildir. Aksine Zerdüşt, en başından büyük bir yıkıma uğrar gibi görünür. Olması gereken budur. Zerdüşt'ten beklenen, koşar adımlarla mağarasına geri dönmesidir oysa Zerdüşt sadece kendisine bir soru sorar:
Zerdüşt yalnız kaldığında şöyle söyledi yüreğine: Olacak iş mi bu? Bu yaşlı ermiş, ormanda henüz duymamış tanrının öldüğünü.
Ve yolculuğuna devam eder. Nietzsche'nin üst insana olan inancı ve iyimserliği bu noktada böylelikle açığa çıkar.
Nietzsche'nin tanrının ölümü ile ilgili söylediklerinin felsefe tarihinde bir spekülasyona sebebiyet verdiği doğrudur. Bir tartışma alanı doğurmuştur ki genel olarak bu tartışma alanının iki kanadı vardır: Tanrının ölmesi fikri ile ateizme işaret ediliyor olduğu birinci kanadı oluştururken, diğer tarafta ise, Hristiyanlığın tanrısına yönelik, yaşam ve düşünce eksenli bir eleştiri mahiyeti olduğu yönündedir.
Burada, ateizm tartışmasının felsefece bir öneme sahip olmadığı varsayılacaktır. Bu kanat, zaten yeterince tartışılmıştır ve tartışılmaktadır. Bizim için ilgi çekici olan, Nietzsche'nin "tanrının ölmesi" ile kastettiğinin, en genel anlamıyla dinsel bir eleştirel tutum olduğu fikridir.
Nietzsche bu olguya çok da dışarıdan bakıyormuş gibi görünmez; aksine tartıştığı şey, daha önce belirtildiği gibi, Tanrı-din-değer-ahlak dörtlemesinden çıkan doğal sonuçtur. Bu dörtlemenin birbiriyle organik bir bağ içerisinde olduğu yorumunu yapmak yanlış olmayacaktır. Dolayısıyla Tanrı, bu zincirin en başındaki halkadır. İlk halka, diğerlerine nedensellik zoruyla bağlıdır ve içlerinde en güçlü olandır. Öyleyse Tanrı'ya yönelik gerçekleşen her söylem, aslında beraberinde dörtleme zincirinin diğer halkalarına yönelik de olmak zorundadır.
Bunlara ek olarak, Heidegger'in konuya bakış açısı ise Hristiyanlığın temel yapı taşlarının Platoncu geleneklere dayanmış olduğu fikri üzerinden gerçekleşir. Nietzsche'nin fırlattığı ok ise herkesten önce Platon'a ve onun temsil ettiği kadim felsefe geleneğinedir. Heidegger'in gelecek felsefenin temellerini inşa ederken Nietzsche'den söz ediyor olması da bu iddiayı güçlendirir.
Peki ama kim öldürdü bu tanrıyı? Felsefeyle iç içe geçmiş dini bir yorumla; Hristiyanlığın, Batı medeniyetinin bizzat kendisi öldürdü tanrıyı.

Batı Medeniyeti Tanrıyı Nasıl Öldürdü?

Nasıl yaptı bunu, nasıl kıydı tanrıya? İşte tam olarak şöyle:
Dinin yaratıcı tekamül üzerinden kurduğu tahakkümün kitleleri yönlendirecek bir ahlaksallık öğretisiyle sonuçlanmaması neredeyse kaçınılmazdır. Dolayısıyla Hristiyanlığın beraberinde getirdiği ahlaksallığın, iyinin ve kötünün ötesinde bir yaşam arzulayan ve teolojik ön yargıları ahlaksal ön yargılardan ayırmayı öğrenen Nietzsche için bu ahlaksallığın yıkıma, bozguna uğraması zorunlulukla gereklidir.
Bir zamanlar insanoğlu, tanrısına insanlar kurban ederdi, hatta belki de en çok sevdiklerini... Daha sonra insanlığın ahlaksal çağında, insanoğlu sahip olduğu en güçlü içgüdülerini, yani 'doğasını' kurban etti tanrısına; zahidin, bu coşkulu doğa dışı olanın zulüm dolu gözlerinde parlayan bayram sevinci buydu işte. Ve nihayet kurban edilecek ne kalmıştı sonunda?
İnsan dini, belirlenimle vuku bulan ahlaksallık aracılığıyla zaten doğasından uzaklaştı ve en nihayetinde değer yargılarına göz kırptı. İyi ve kötü denilerek değer atfedilemeyecek güdülerine, insani arzularına karşı konumlandı ve insan, kendisine yabancılaştı. Kendisine yabancılaşan insanın sığınacak tek limanı ise yine kendisinde gizli olmalıdır. Nietzsche, sadece bir durum tespitçisi olmaktan çok uzaktadır. O, aynı zamanda üst insana işaret ederek kurtuluşun anahtarını da henüz ölmüş tanrının tabutunun hemen başucuna koymaktadır.

Tabutun Kenarındaki Anahtar

Size Üst insanı öğretiyorum. İnsan, aşılması gereken bir şeydir. Onu aşmak için siz ne yaptınız? Şimdiye dek tüm varlıklar kendilerinden üstün bir şey yarattılar: Ama siz bu büyük taşkının cezri olmak ve insanı aşmak yerine, hayvana geri dönmek mi istiyorsunuz?

Nietzsche'nin öğrettiği üst insan tam olarak budur. Kendini aşması zorunlulukla gereklidir.

Kendini aşması ile ifade edilen nedir peki? En yalın haliyle iyi ve kötünün ötesinde, değer yargılarından uzak, insanca pek insanca yaşamanın sınırlarını çizmektir. Dinin ve onun getirdiği ahlaksallığın ötesinde bir yaşamı arzular Nietzsche.
Referans noktası olarak Gilles Deleuze kabul edilecek olurs,a burada nihilizme atıfta bulunmak en makul yöntem olacaktır. Deleuze, Nietzscheci nihilizmi iki odak noktası üzerinden inceler: Birincisi daha önce üzerinde durulan güç istenci ile orantılı bir şekilde hiçlik istencine karşılık gelir. Bu, istemenin üstün değerler hiyerarşisi içerisinde kaybolması ve hiçliğe kavuşması olarak yorumlanabilir. Burada en nihayetinde bir istençten söz etmek mümkündür.
Diğer odak noktası ise yine Deleuze'ün tanımlamasıyla istençten çok bir tepkiye işaret eder. Burada ise insan dünyaya ve onun üstündeki her şeye karşı bir inkar aşamasındadır. Bu, varlığın kendisine karşı dikte bir tutumdur. Tanrı, iyi, doğru, kötü gibi kavramların tamamı kabul edilemezdir çünkü tanrı zaten ölmüştür ve onunla birlikte değer kazanan her şey de var olduğu ölçüde değersizleşmiştir. Son kertede sözü Nietzsche'ye bırakmakta fayda vardır:
Aslında ahlaki olgular diye bir şey yoktur, var olan sadece olguların ahlaki yorumlanmasıdır.
İyi ve kötü, insanın tanrısal eğiliminin insanı getirdiği son aşama yargılarıdır. Tanrının ölümü bu değer yargılarının da ölümü anlamına gelir. Öyleyse yaşam, üzerinde değer biçilemez saf güç istencinde gizlidir.
submitted by allahsizallah to AteistTurk [link] [comments]


2020.09.26 10:45 ArnoldCivardanegezer Fiziksel çekicilik, yalnızlık seviyesini önemli ölçüde etkiler mi ? DENEYSEL BLACKPILL

Fiziksel çekicilik, yalnızlık seviyesini önemli ölçüde etkiler mi ? DENEYSEL BLACKPILL
Çekici insanlar, daha az çekici insanlara göre daha mutlu, daha başarılı, popüler (Berscheid ve Walster, 1974), daha duyarlı, kibar, ilginç, güçlü, dengeli, mütevazı, girişken ve dışa dönük olarak algılanır (Dion, Berscheid ve Walster, 1972 ). Ayrıca iyi bir tipin bir kişinin flört partneri olarak arzulanmasında en önemli faktör olduğu sürekli olarak araştırmalarla doğrulanmıştır (Brislin ve Lewis 1968, Tesser ve Brodie 1971).
Bu bağlamda yapılan ilginç bir çalışma tip ve yalnızlık arasındaki ilişkiye blackpill perspektifinden bakıyor.
Çalışmada katılımcılara UCLA Yalnızlık Ölçeği testi yapılarak yalnızlık seviyeleri ölçüldü ve 3 erkek 3 kadın üniversite öğrencisi tarafından dış görünüşlerine göre puanlanmaları istendi. Erkekler kadınları, kadınlar erkekleri puanladı. (D=Denek, P=Çekicilik puan ortalaması) Erkek deneklerde çok yalnız erkekler (d= 12, P= 9.83) ,az yalnız erkeklerden(d= 8, P = 15.5) önemli ölçüde daha az çekici olarak puanlandı.Kadınlar için sonuçlarda çok yalnız (d= 9, P = 14.11) ve az yalnız (d= 18, P= 12.83) arasında beklendiği kadar fark ortaya çıkmadı.
Physical Attractiveness as a Contributing Factor to Loneliness: An Exploratory Study
Sonuçlar erkeklerde fiziksel çekiciliğin kadınlarda olduğundan daha fazla yalnızlığın bir etkeni olduğunu gösteriyor. Toplumun kadının güzelliğine verdiği önem karşısında bu sonuçlar araştırmacılar için de kafa karıştırıcı olmuş.
Ortada bir paradoks gibi görünen bir durum var. Dış görünüşü iyi olmayan erkekler zaten başka insanlarla tanışmaya meyilli olmuyorlar dışlanma, aşağılanma korkusu veya özgüvensizliklerinden dolayı fakat bu çalışma bize zaten öyle olmasalar, yani sevecen,cana yakın ve yeni arkadaşlar edinmeye meyilli olsalar dahi yalnızlığın dış görünüşle arasındaki kaçınılmaz ilişkiden dolayı tipsiz bir erkeğin ortalama bir erkeğe oranla daha fazla yalnızlığa mahkum olduğunu ispatlıyor.
Yani niye yalnızım diye kendinizi suçlamayın, tip her şeydir.
submitted by ArnoldCivardanegezer to turkincel [link] [comments]


2020.09.25 21:40 gokhanpercem youtube'da çıkan raunt reklamı

Pandemi, zombi, meteor, dinozor...
Fark etmez!
Raunt'la evinden rahat rahat üniversite sınavına hazırlanırsın.
Nasıl oluyo' o? Dinozorla zor çünkü.
Şöyle ki, Raunt seni üniversite sınavına hazırlayan akıllı bir platform.
İçinde 235.000'den fazla soru ve her birinin çözüm videosu var.
Sen bu soruları çözdükçe Raunt yapay zekası seni yakından tanıyor.
Ve hedefine en uygun çalışma programını oluşturuyor.
Valla ben alıştığım gibi kitap defterle hazırlanıcam.
Senin alışkanlığını yerim!
Raunt'ta her derse özel onlarca soru bankası ve konu anlatım kitabı da var, merak etme.
Yalnız dinozor konusunda bir açıklama gelmedi hala.
Bir dakika ablacım daha bitmedi.
Geçen sene mesela YKS'yi kazanan ilk 100 öğrenciden 45'i sınava Raunt'la hazırlanmış.
E durum böyleyken artık paranı böyle özel derslere kurslara yağdırma!
Oraya buraya gitmeye gerek kalmadan Türkiye'nin en iyi eğitmenleriyle evde güvenle üniversite sınavına hazırlan.
Ayrıntılı bilgi için raunt nokta com'a göz atmayı unutma.
Raunt, üniversiteye hazırlıkta ihtiyacın olan her şey.
Eee, dinozor?
submitted by gokhanpercem to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.25 01:47 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 13
https://preview.redd.it/0kz6c67ul6p51.jpg?width=794&format=pjpg&auto=webp&s=7bc8d92d8aca416f0fcc48b7e09ab2bf8319b28d

Marksizm

7.2

Adalet her zaman insanlar arasında hüküm süren ruha bağlı olacaktır ve ruhun şu anda gerekli ve mümkün olduğunu, daimi bir şeyler elde etme konusunda bir biçim şeklinde billurlaşacağını ve geleceğe bir şey bırakmayacağını düşünen herhangi bir kişi sosyalizmin ruhunu hiç bilmiyordur. Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır. Zamanımız, otomatik işlev gören kurumların yaşayan ruhu ikame ettiği zaman ne ile sonuçlandığını göstermiştir. Her neslin kendi ruhuna uygun olanı cesaretle ve radikal bir biçimde sağlamasına izin verin. Daha sonraları devrimler için yine yeterli bir sebep olmalıdır ve bu devrimler, yeni ruh, kaçan ruhun rijit kalıntılarına karşı çıktığı zaman ihtiyaç haline dönüşür. Bu bakımdan özel mülkiyete karşı mücadele muhtemelen pek çok kişinin, ör. Sözde Komünistlerin, büyük ihtimalle inandığının aksine tamamen farklı sonuçlara yol açacaktır. Özel mülkiyet sahiplikle aynı şey değildir ve ben gelecekte en güzel şekilde çiçeklenen özel sahiplik, kooperatif sahipliği, topluluk sahipliği görüyorum. Sahiplik, kesinlikle sırf nesnelerin ya da en basit araçların doğrudan kullanımı olmayıp oldukça korkulan boş inanç kaynaklı her tür üretim aracıdır, ev ve toprak sahipliğidir. Bin yıllık ya da sonsuza kadar sürecek nihai hiçbir güvenlik tedbiri alınmayacak fakat büyük, kapsayıcı eşitleyiş ve iradenin yaratılması bu eşitlemeyi periyodik olarak tekrarlayacaktır.
“Sonra yedinci ayın onuncu gününde tüm toprağınızda eşitleme gününü ilan etmek için (trompet çalacaksınız?)…” Ve ellinci yılı kutsayacak ve toprağınızda oturan herkes için serbest bir yıl ilan edeceksiniz; çünkü o sizin jübile yılınızdır ve aranızdaki herkes kendi mülküne ve ailesine geri dönecektir.
“Bu herkesin kendisine ait olanı yeniden elde ettiği jübile yılıdır.”
Kulakları olan herkesin duymasına izin verin.
Trompetiniz toprağınızın her tarafından duyulsun!
Ruhun sesi, insanlar bir arada olduğu müddetçe tekrar ve tekrar çalacak olan trompettir. Adaletsizlik her zaman kendisini devam ettirmek isteyecektir ve her zaman, insanlar gerçekten var olduğu müddetçe, adaletsizliğe karşı isyan olacaktır.
Anayasa olarak isyan, kaide olarak dönüşüm ve devrim, niyet olarak ruh vasıtasıyla düzen ilk ve son kez tesis edilir; işte bu Musavari sosyal düzenin büyük ve kutsal kalbidir.
Buna yine ihtiyacımız var: ruh ile gerçekleştirilen yeni bir nizam ve dönüşüm eşyayı ve kurumları nihai bir biçim şeklinde tesis etmeyecek fakat kendisini bunların içinde sürekli iş başında ilan edecektir. Devrim toplumsal düzenimizin bir parçası olmalıdır, anayasamızın en temel kaidesine dönüşmelidir. Ruh kendisi için yeni biçimler, katı olmayan türde hareket biçimleri, özel mülkiyete dönüşmeyen, sömürü ya da kibir ile değil sadece güvence ile çalışma imkânı sağlayan sahipliği, kendinden değil ticaret ile ilişkisi bakımından değer taşıyan ve de kullanımı için koşulları içeren, günümüzde ölümsüz ve öldürücü iken süresi dolabilen ve tam da bu yüzden canlılık kazanan bir takas aracı yaratacaktır.
Ruh her zaman hareket etmekte ve yaratmaktadır ve yarattığı her zaman yetersiz olacaktır ve mükemmellik hiçbir zaman imge ya da fikir olması dışında bir vakıa olmayacaktır. Tek kalemde standart kurumlar yaratmayı istemek boş ve yanıltılmış bir çaba olacak, sömürü ve tefecilik için her olasılığı otomatik olarak dışarıda bırakacaktır.
Aramızda yaşama sahip olmak yerine ölümü pekiştirdik. Her şey bir nesneye ve objektif bir puta indirgendi. Güven ve mütekabiliyet yozlaşarak sermayeye dönüştü. Ortak çıkar devlet ile ikame edildi. Davranışımız, ilişkilerimiz esnek olmayan şartlara dönüştü ve orada burada korkunç kırılmalar ve kargaşalarla uzun zaman aşımlarından sonra bir devrim patlak vermiş, bu da dolayısıyla ölüm, yaşamadan ölen kurumlar ve katı, değiştirilemez gerçeklikler üretmiştir. Şimdi tesis edilebilecek tek ilkeyi, temel sosyalist kavrayışla örtüşen ilkeyi (bir eve, o evde çalışma ile üretilenden daha fazla olan hiç bir tüketici değeri girmemelidir çünkü insan dünyasında tek başına çalışmanın haricinde hiçbir değer yaratılmaz), ekonomimizde yerleştirerek tam iş yapalım. Kim vazgeçmek isterse ya da hiçbir şey sunmak istemezse o şekilde davranabilir, bu onun hakkıdır ve bu ekonomiyi de ilgilendirmez fakat hiç kimse koşullardan dolayı mülksüz kalmışsa hiç bir şey yapmaya zorlanmamalıdır. Yine de bu ilkenin tekrar uygulanması için araçları her yerde farklı olacaktır ve bu ilke sadece tekrar tekrar yeniden uygulandığı müddetçe yaşayacaktır.
Marksistler yeryüzünü sermayeye bir tür eklenti olarak görmüş ve bununla ne yapacağını hemen hiç bilememiştir. Gerçekte sermaye birbirinden oldukça farklı iki şeyden oluşur: birincisi, toprak ve toprağın ürünleri, parseller, binalar, makineler, aletler ki toprağın parçası olduğu için “sermaye” olarak adlandırılmaması gerekir; ikincisi insanlar arasındaki ilişki, birleştirici ruh. Para ya da takas aracı yardımıyla tüm muayyen malların uygun bir biçimde (bu durumda doğrudan diğeri için) ticaretinin yapılabildiği, doğrudan genel mallar için geleneksel bir sembolden başkaca bir şey değildir.
Bunun sermaye ile doğrudan hiç bir ilgisi yoktur. Sermaye bir takas aracı değildir ve bir sembol değil bir olasılıktır. Çalışan birinin ya da grubun özel sermayesi, muayyen bir zaman diliminde muayyen ürünler üretme olasılıklarıdır. Bunun için kullanılan maddi gerçeklikler, öncelikle, kendisinden daha fazla yeni ürünlerin işlenebileceği materyallerdir – toprak ve toprağın ürünleri -; ikincisi, çalışılan aletlerdir ( ayrıca toprağın ürünleridir); üçüncüsü, çalışma sırasında işçilerin tükettiği yaşam gereksinimleri, yine toprağın ürünleridir. Kişi sadece tek bir üründe çalıştığı müddetçe, o ürünü üretim sırasında ve üretim için ihtiyaç duyduğu ürün ile takas edemez; fakat çalışan tüm insanlar bu beklenti ve gerilim halindedir. Sermaye, şimdi, yalnızca umulan ürünün beklentisi ve peşin ödemesidir, itibar ve mütekabiliyet ile tümüyle aynıdır. Adil takas ekonomisinde iş talebi olan her şahıs ya da müşterileri olan her üretim grubu açlıkları ve elleri için maddi araçları, yeryüzünü ve yeryüzünün ürünlerini alır. Çünkü hepsinin mütekabil ihtiyaçları vardır ve her biri bir diğerine kendi beklenti ve gerilimden ortaya çıkan gerçeklikleri sağlar; böylelikle bir kez daha olasılık ve hazırlık gerçekliğe dönüşür vs. Dolayısıyla sermaye bir şey değildir; toprak ve ürünleri bir şeydir. Geleneksel görüş, şeyler dünyasının tümüyle müsaade edilemez ve etkili bir biçimde yanlış kopyası olduğu şeklindedir. Sanki tek ve sadece topraklardan oluşan dünya, bir şey olarak sermayenin dünyası olarak da vardı. Buna göre olasılık, ki sadece gerilim ilişkisidir, bir gerçekliğe dönüşür. Sadece bir tane objektif gerçeklik vardır, o da topraktır. Genellikle sermaye olarak adlandırılan geri kalan her şey ilişki, hareket, dolaşım, olasılık, gerilim, itibar ya da bizim adlandırdığımız gibi ekonomik işleviyle birleştirici ruhtur. Bu elbette sevgi ve nezaket gibi amatörce arzı endam etmeyecektir fakat Proudhon’un takas bankası olarak adlandırdığı amaca yönelik organları kullanacaktır.
İçinde bulunduğumuz zamana kapitalist çağ dediğimizde, bu ifade, birleştirici ruhun artık ekonomide hüküm sürmediği, fakat nesne-putun yani gerçekte bir şey olmayan bir şeyin hüküm sürdüğü, bazı şeylerin gerçekten bir şey olmadığı fakat hiç olduğu bir şey için yanlışlık yapıldığı anlamına gelir.
Bir şey olduğu düşünülen bu hiçbir şey, zengin adamın evine pek çok somut gerçeklik getirir, çünkü çok değerli [Geltung] olduğu düşünülen paradır [Geld]. Ve bu hiçbir şey söz konusu gerçeklikleri iktidar konumuna getirir. Hepsi de hiçbir şeyden değil topraktan ve yoksulun çalışmasından kaynaklanır. Çünkü ne zaman çalışma (iş) toprağa yaklaşmak istese ve nerede bir ürün bir emek aşamasından diğerine geçmek istese, tüketici sektörüne girebilmesinden önce, sahte sermaye kendisini tüm bu iş sürecine sokar ve küçük hizmetleri için sırf ödeme almakla kalmaz faiz de alır çünkü hareketsiz durmayı değil dolaşıma girmeyi çok ister.
Bir şey olduğu düşünülen ve birliğin kaybolan ruhunu ikame eden diğer bir hiçbir şey, yukarıda sık sık bahsedildiği üzere devlettir. İnsanlarla insanlar arasında, insanlarla toprak arasında, insanlar arasındaki hakiki bağ (karşılıklı çekim ve ilişki, özgür bir ruh) her nerede zayıflamışsa orada, bir engel, itiş, soğurma ve sıkıştırma olarak her yerde devreye girer. Hakiki karşılıklı çıkarın ve güvenin yerini alan sahte sermayenin vampir-benzeri yağma gücünü ifa edememesi, mülk sahipliğinin güç tarafından, devlet, devlet yasaları, yönetimi ve idaresi tarafından desteklenmiyor olsa bile haraç koyamaması gerçeği ile de ilgili olmalıdır. Fakat kişi hiç unutmamalıdır ki tüm bunlar – devlet, yasalar ve yöneticiler – insanlar için – yaşam ve eziyet imkânlarından yoksun oldukları ve birbirlerine şiddet uyguladıkları için – diğer bir deyişle insanlar arasındaki güç için sadece birer isimdirler.
O halde doğru sermaye tanımı verildikten sonra “sermaye” teriminin pek de doğru olmadığını bu bölümde gördük çünkü bu terim hakiki sermayeyi değil sahte sermayeyi belirtmektedir. Fakat biri insanlar için gerçek bağları çözmek, kabul edilmiş sözcükleri ilk kez kullanmak istediğinde bu hükümsüz de kılınamaz. Burada olan da budur.
Bu bakımdan işçiler hiç sermayeleri olmadıklarını anladığı zaman, düşündüklerinden çok daha farklı bir biçimde haklı olurlar. Sermayelerin sermayesinden, realite olan tek sermayeden – gerçi realite bir şey olmasa da – ruhtan yoksundurlar. Bu imkândan ve tüm yaşam önkoşulundan vazgeçirilmiş olan hepimiz gibi tüm yaşamların maddi koşulu da yani toprak da ayaklarının altından alınıp götürülmüştür.
Bu yüzden toprak ve ruh – sosyalizmin çözümüdür.
Ruh tarafından zapt edilen insanlar ilk önce toplum için ihtiyaç duydukları tek dışsal koşul olarak toprağı arayacaktır.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
İnsanların ürünlerini dünya pazarında ve kendi ulusal ekonomilerinde takas ettiğinde toprağın da hareketli kılındığını çok iyi biliyoruz. Toprak uzun zamandır menkul kıymetler piyasasının nesnesine, kâğıda dönüştürülmüş durumdadır. İnsanların kendi dünya pazarlarında ve ulusal ekonomilerinde bir ürünü denk bir ürün ile takas edebilmeleri halinde, diğer bir deyişle daha büyük grupların kendi tüketimlerini ve olağanüstü kredilerini birleştirerek kendilerine olanak tanımaları halinde, bu kesinlikle sonuç verecektir, kendi kullanımları için kapitalist piyasaya başvurmaksızın yeni materyallerden giderek artan miktarlarda sanayi ürünü üretebileceğini de biliyoruz. Bundan sonra insanların zaman içerisinde sadece toprak ürünlerini değil artan bir şekilde toprağın kendisini satın alabilir hale geleceğini biliyoruz. Bu tür güçlü tüketici-üretici-birliklerin sadece kendi karşılıklı kredilerini değil nihayetinde kayda değer para sermayesini de kontrol edeceğini biliyoruz. Fakat insanlar sadece bununla tatmin olsaydı, nihai kararı yalnızca tehir ederlerdi. Toprak sahipleri toprakta büyüyen veya toprak altından elde edilen her şey üzerinde, tüm insanların yiyeceği ve sanayi hammaddeleri üzerinde bir tekele sahiptir. Devletin ve para-sermayenin daima genişleyen kısmının temelleri, toprağın özel sahipliği kaldırıldığında ve mütekabiliyet sosyalist sermaye biçimi olarak gösterildiğinde yıkılır. Fakat bu noktaya ulaşmadan önce tüketici-üretici-kooperatifleri tarafından kapitalist ticaret ve endüstri ne kadar yok edilirse, devlet ve para-kapitalizmi de toprak ileri gelenlerinin tarafında o kadar güçlü yer alacaktır. Arazi sahipliği sektörü kooperatiflere kendi üretimleri için otomatik olarak tedarik sağlamayacak, bilakis ürünlerinin fiyatını neredeyse satın alınamayacak yüksek fiyat seviyelerinde artıracaktır. Zira tıpkı sermayenin de aynı şekilde sadece hayali bir hakiki cesamete sahip olması gibi toprak sadece görünüşte akışkan ya da kâğıttır. Karar anında toprak gerçekte ne ise ona dönüşür: sahiplenilen ve alıkoyulan fiziki doğanın bir parçası.
Sosyalistler toprak sahipliğine karşı mücadeleden kaçınamaz. Sosyalizm için mücadele toprak için mücadeledir; toplumsal mesele tarımsal bir meseledir.
Şimdi Marksistlerin proleterya teorisinin nasıl muazzam bir yanlış olduğu da görülebilir. Devrim bugün olsaydı, ne yapılacağına ilişkin halkın hiçbir tabakasının bizim sanayi proleterlerininkinden daha az fikri olmazdı. Serbest kalma için duydukları özlem açısından – zira serbest kalmanın ve soluklanmanın hasretini çekmektedirler fakat hangi yeni ilişkileri ve koşulları tesis etmek istediklerine dair çok az fikirleri vardır – elbette Herwegh’in eski sloganı çok çekicidir “İşin adamı, uyan! Gücünü bil! Senin güçlü kolun durursa, tüm çarklar durur”. Bu deyiş cazibelidir, olgusal gerçeklere genel bir ifade veren her şey gibi ve bu bakımdan mantıklıdır. Genel grevin berbat bir kaos üreteceği, işçiler eğer kısa bir süre bile olsa dayanabilirlerse kapitalistlerin teslim olmak zorunda kalacağı oldukça doğrudur.
Fakat bu çok büyük bir “eğer”dir ve bugün işçiler, devrimci bir genel grev durumunda kendilerine yiyecek sağlamakla ilgili muazzam zorluklara ilişkin yeterli netlikte bir resme neredeyse hiç sahip değillerdir. Yine de ani, kapsayıcı, şiddet hamleli bir genel grev devrimci sendikalara belirleyici bir gücü şüphesiz verir. Devrimden sonraki gün, sendikalar fabrikaları ve atölyeleri işgal edecek ve dünya kâr-piyasası için özdeş ürünler üretmeye devam etmek zorunda kalacak, tasarrufları ve kârları kendi aralarında bölüşecektir – ve elde ettikleri tek sonucun durumlarının daha da kötüleşmesi, üretimin durması ve tam bir imkânsızlık olduğunu görünce şaşıracaklardır.
Kâr-kapitalizminin takas ekonomisini, doğrudan sosyalist takas ekonomisine dönüştürmek tümüyle imkânsız hale gelmiştir. Bu aktarımın birden yapılamayacağı apaçıktır; eğer tedricen uygulama için bir girişimde bulunulursa, sonuç, devrimin en berbat şekilde parçalanması, hızla müteakip taraflar arasında en vahşi mücadelelerin yaşanması, ekonomik kaos ve politik despotizm olacaktır.
Ürünlerin imalatında ve dağıtımında adalet ve akıldan çok fazla uzaklaştırıldık. Her tüketici bugün tüm dünya ekonomisine bağımlıdır çünkü kâr ekonomisi tüketici ile ihtiyaçları arasına konmuştur. Yediğim yumurtalar Galiçya’dan, tereyağı Danimarka’dan, et Arjantin’den, ekmeğim için tahıl da Amerika’dan, takım elbisem için yün Avustralya’dan, gömleğimin pamuğu, botlarım için deri ve gerekli tabaklama malzemeleri, masa, sandalye, sıra, vs için tahta, hepsi Amerika’dan gelmektedir.
Zamane insanlar ilişkilerini kaybetmişler ve sorumsuzlaşmışlardır. İlişki, insanları bir araya getiren ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için birlikte çalışmasını sağlayan bir çekimdir. Bu ilişki, ki onsuz yaşayan insanlar olamayız, dışsallaştırılmış ve şeyleştirilmiştir. Tüccar ürünlerini kimin satın aldığını umursamaz; proleterya ne yaptığını veya nerede çalıştığını umursamaz; teşebbüsün doğal ihtiyaçları karşılama amacı yoktur; teşebbüsün tüm ihtiyaçları karşılayabilecek, düşünmeden, mümkün mertebe çalışmadan, diğer bir deyişle mümkün mertebe tabi kılınan öteki insanların çalışmasıyla, parayla, şeyleri mümkün olan en büyük miktarlarda elde etme şeklinde yüzeysel bir amacı vardır. Para ilişkileri yutmuştur ve dolayısıyla bir şeyden daha fazlasıdır. Amaçlı bir şeyin işareti, ki doğa dışında suni olarak işlenmiştir, artık büyüyememesi, çevresinden malzeme veya enerji çıkaramayıp sakin bir şekilde tüketilmeyi beklemesi, kullanılmadığı takdirde er ya da geç bozulmasıdır. Büyüyen şey kendi hareketine ve kendi nesline sahip olup bir organizmadır. Ve bu bakımdan para suni bir organizmadır; büyür, döl üretir, her nerede olursa olsun çoğalır ve ölümsüzdür.
Fritz Mauthner (Dictionary of Philosophy) “Tanrı” kelimesinin aslen “put” kelimesi ile özdeş olduğunu ve her ikisinin de “dökme (metal)” anlamına geldiğini göstermiştir. Tanrı insanlar tarafından yapılarak hayat bulan, insanların yaşamını kendisine çeken ve sonunda tüm insanlıktan daha güçlü bir hale dönüşen bir üründür.
İnsanoğlunun bugüne kadar fiziken yarattığı tek “dökme metal”, tek put, tek Tanrı paradır. Para sunidir ve canlıdır, para parayı doğurur ve para ve para ve para yeryüzündeki tüm güce sahiptir.
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Ancak bunu göremeyen, bugün de paranın, bu Tanrının insandan çıkmış ve yaşayan bir şeye dönüşmüş, bir şey-olmayanın, ruhtan başka bir şey olmadığını, paranın deliliğe dönüşen yaşamın anlamı olduğunu hala göremez. Para servet ihdas etmez, para servettir; kendi başına (per se) servettir, para hariç hiç kimse zengin değildir. Para gücünü ve yaşamını başka bir yerden alır; para bunları yalnızca bizden edinir; parayı zengin ve bereketli bir biçimde üretken kıldıkça kendimizi, hepimizi yoksullaştırırız ve baltalarız. İnsan kadınlardan yüz binlercesinin artık anne olamadığı neredeyse abartısız bir doğruya dönüşmüştür. Çünkü korkunç para tıpkı bir vampirin erkek ve kadından hayvan sıcaklığını ve erkek ve kadının damarlarından kanını emdiği gibi döl ve sert metal verir. Biz hepimiz dilencileriz ve yoksul garibanlarız ve budalayız çünkü para Tanrıdır ve çünkü para yamyama dönüşmüştür.
Sosyalizm bunun tersine çevrilmesidir. Sosyalizm yeni bir başlangıçtır. Sosyalizm doğaya geri dönüştür, ruhun yeniden bağışlanması, ilişkilerin yeniden kazanılmasıdır.
Bizim neden çalıştığımızı öğrenmekten ve bunu uygulamaktan başka sosyalizme giden başka bir yol yoktur. Günümüz insanlarının ruhlarını sattığı Tanrı ya da şeytan için değil, ihtiyaçlarımız için çalışıyoruz. Çalışma ve tüketim arasındaki bağlantının yeniden yapılanması: işte bu sosyalizmdir. Tanrı şimdilerde çok güçlü ve her şeye kadir hale gelmiştir ki bundan böyle yalnızca teknik bir değişim, takas sisteminde reform ile kaldırılamaz.
Bu yüzden sosyalistler üyelerinin ihtiyaç duyduğunu üreten yeni topluluklar oluşturmalıdır.
Ne insanoğlunu bekleyebiliriz ne de bireyler olarak içimizdeki insanlığı bulup yeniden yaratmadığımız sürece, ortak bir ekonomi ve adil bir takas sistemi için, insanoğlunun birleşmesini bekleyebiliriz.
Her şey bireyle başlar ve her şey bireye bağlıdır. Günümüzde bizi çevreleyen ve zincirleyen şeylerle kıyaslandığında sosyalizm, insanların bugüne kadar üstlenmiş olduğu en devasa görevdir. Bu görev cebir ve zekâ da dâhil dışsal çarelerle gerçekleştirilemez.
Başlangıç noktası olarak biraz yaşamı, yaşayan ruhun dışsal biçimlerini içeren pek çok şeyi hala kullanabiliriz. Eski ortak mülkiyetin kalıntılarına, çiftçilerin ve tarla işçilerinin yüzyıllar önce özel mülkiyete geçmiş olan, asli ortak mülkiyet anılarına sahip topluluklarından ve de tarla ve zanaat işleri için ortak ekonomiyi hatırlatan geleneklerden faydalanılabilir. Çiftçinin kanı pek çok kent proletaryasının damarlarında hala dolaşmaktadır; Kent proletaryası bunu tekrar dinlemeyi öğrenmelidir. Amaç, hala çok uzak olan amaç, bugün genel grev olarak diğer bir deyişle, başkaları, zenginler, putlar ve canavarlık için çalışmayı reddetmek şeklinde adlandırılmaktadır. Genel grev – fakat elbette ki bugün ilan edildiği şekilde ve anlık başarısının çok belirsiz ve nihai başarısızlığının mutlak kesin olduğu başkaldırı ile birlikte kollar çapraz tutulu pasif genel grevden farklı olan genel grev – kapitalistlere şöyle seslenir: “En uzun kimin dayanabileceğini görelim!” Genel bir grev, evet! Fakat aktif olan bir grev, zaman zaman devrimci genel grevle ilişkili, sade dilde “yağmalama” denilenden çok farklı bir eylem. Aktif genel grev yalnızca çalışan insanların faaliyetlerinin, emeklerinin bir gıdımını bile başkalarına vermeyi reddedebildiği, sadece kendi ihtiyaçları, kendi gerçek ihtiyaçları için çalıştığı zaman muzaffer olacaktır. Bu hala çok uzaktır – fakat sosyalizmden hala çok uzak olduğumuzun, uzun, çok uzun bir yola başladığımızın farkında olmayan kim? İşte bu yüzden Marksizmin can düşmanıyız: çünkü Marksizm çalışan insanların sosyalizmle başlamalarını engellemiştir. Tamah ve zorluğun taşlaşmış dünyasından bizleri çıkaracak olan sihirli sözcük “grev” değil, “çalışmak”tır.
Tarım, endüstri ve zanaat, akli ve fiziki çalışma, öğretme ve çıraklık sistemi yeniden birleştirilmelidir; Peter Kropotkin bunu başarma yöntemlerine dair kendi kitabı Tarla, Fabrika ve Atölye’de çok değerli şeyler söylemiştir.
Halktan, tüm halktan, tüm halkımızdan umudumuzu kesmemeliyiz. Elbette bugün halklar yoktur. Devlet ve para halkın, diğer bir deyişle ruhla birleşmiş insanların yerini alırken bireyler bölünmüş insan parçalarına indirgenmiştir.
Yalnızca ilerlemeci ve ruhsal olan bireyler bir kez daha halkın ruhu ile dolduğu zaman, halkın ön bir biçimi yaratıcı insanlarda yaşadığında ve yürekleri, akılları ve elleri ile hakikatte gerçekleşme talep ettiğinde Halk, varlığa döndürülebilir.
Sosyalizm, her tür bilgiyi gerektirse de bir bilim değildir – doğru yolu yürümek adına, hurafeyi ve yanlış yaşamı terk etmek için gerekli bir koşuldur. Bununla birlikte sosyalizm kesinlikle bir sanat, canlı malzemeyle inşa eden yeni bir sanattır.
Şimdi, tüm sınıflardan kadınlar ve erkekler halka varmak için halkı terk etmeye çağrılmaktadır.
Çünkü işte görev budur: halktan umudu kesmemek fakat aynı zamanda halkı beklememek. Her kim içinde taşıdığı halk cevherine hakkını verirse, her kim kendisi gibi başkaları ile bu doğmamış tohumun ve basıncın hayali biçiminin hatırına, sosyalist düzeni gerçekleştirmek için yapılabilecek her şeyi gerçeğe dönüştürmek amacıyla birleşirse halkı halka gitmek üzere terk eder.
Sosyalizm, kendisi için birleşen, var olan adaletsizlik için en derinden tiksinti ve hakiki bir toplum oluşturma için en güçlü arzuyu ve özlem hissini duyanların sayısına bağlı olarak farklı bir gerçekliğe dönüşecektir.
O halde sosyalist haneleri, sosyalist köyleri, sosyalist toplulukları kurmak için birleşelim.
Kültür herhangi bir özel teknoloji biçimine ya da ihtiyaçların tatminine değil, adaletin ruhuna dayanır.
Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir
Kim sosyalizm için bir şeyler yapmak isterse, sezilen ve fakat bilinmeyen neşe ve mutluluğun önsezisinden işe koyulmalıdır. Hala öğreneceğimiz çok şey var: çalışma neşesi, ortak çıkar neşesi ve karşılıklı sabır neşesi. Her şeyi unuttuk yine de hepimiz içimizde onu hala hissediyoruz.
Sosyalistlerin kapitalist pazar ile mümkün mertebe irtibatlarını kestiği ve dışarıdan hala gelmesi gereken değer kadar ihracat yaptığı bu yerleşimler sadece küçük başlangıçlardır ve denemelerdir. Böylelikle insan kitleleri, topluluğun yüreğindeki neşe, kendisi ile mutmain yeni ilkel saadete imrenme ile üstesinden gelecektir ki bunlar ülke üzerinde parlamalıdır.
Gerçeklik olarak sosyalizm yalnızca öğrenilebilir; sosyalizm, tüm yaşam gibi bir girişimdir. Şiirsel sözcükler ve betimlemelerle biçimlendirmeye çalıştığımız her şey – işteki çeşitlilik, akli çalışmanın rolü, en uygun ve en az sorgulanabilir takas aracı biçimi, hukuk yerine sözleşmenin takdimi, eğitimin yenilenmesi, tüm bunlar gerçekleştirme eyleminde gerçeğe dönüşecek ve kesinlikle önceden belirlenmiş bir şablona göre düzenlenecektir.
Muhtemelen ileride, düşünce ve tahayyülde net olarak ortaya konmuş biçimlere sahip toplulukları ve sosyalizm topraklarını beklemiş ve öngörmüş olan kişileri hatırlayacağız. Realite kendi bireysel oluşumlarından farklı görünecektir fakat onların bu imgelerinden kaynaklanacaktır.
Burada Proudhon’u ve onun keskin bir biçimde tanımladığı, sözleşme ve özgürlük ülkesine dair asla belirsiz olmayan tasavvurlarını hatırlayalım. Henry George, Michael Flürscheim, Silvio Gesell, Ernst Busch, Peter Kropotkin, Elise Reclus ve başka pek çok kişi tarafından görülmüş ve tarif edilmiş birçok iyi şeyi hatırlayalım.
Hoşumuza gitse de gitmese de geçmişin varisleriyiz; gelecek nesillerin bizim varislerimiz olması için irade toplayalım ki böylece tüm yaşamımızda ve eylemlerimizde gelecek nesilleri ve çevremizdeki insan kitlelerini etkileyelim.
Bu tümüyle yeni bir sosyalizm, yeniden yeni olan bir sosyalizmdir; zamanımız açısından yeni, ifade açısından yeni, geçmişe dair görüşü açısından yeni, pek çok ruh halleri açısından da yenidir. Neyin var olduğuna yeni bir bakışla bakmamız da gerekmektedir: insan sınıflarına, kurumlara ve geleneklere yeniden bakmalıyız. Şimdilerde köylüleri tümüyle yeni bir ışık altında görüyoruz ve bize nasıl muazzam bir görev (onlara konuşmak, aralarında yaşamak ve içlerinde solan ve körelen şeyleri – dini, dışsal ya da yüce bir güce inanç değil, yaşadığı müddetçe birey insanoğlunun kendi içindeki gücüne ve mükemelleştirilebilirliğine inanç – canlandırmak ve yeniden diriltmek görevi) bırakıldığını biliyoruz. Köylünün ve toprak sahibi olmaya sevgisinin nasıl korkulan olduğunu [biliyoruz]: köylülerin çok fazla toprağı yoktur, çok az toprağı vardır ve bu onlardan alınmamalıdır, onlara verilmelidir. Fakat elbette herkes gibi onların da her şeyden önemlisi ihtiyaç duyduğu şey ortak, komünal ruhtur. Ancak onlarda bu ruh, kentli işçilerdeki kadar çok gömülmüş değildir. Sosyalist yerleşimcilerin sadece mevcut köylere gidip oralarda yaşamaları gerekmektedir ve canlanabilecekleri ve on beşinci ve on altıncı yüzyılda içlerinde olan ruhun bugün bile yeniden uyandırılabileceği görülecektir.
insanlara bu sosyalizmden yeni bir dille bahsedilmelidir. Burada birinci, ilk girişimde bulunulmaktadır. Bizler, bizler ve başkaları bunu daha iyi yapmayı öğreneceğiz. Bizler ruhsuz sosyalist biçim olan kooperatiflere ve amaçsız cesaret olan sendikalara sosyalizmi getirmek istiyoruz.
İstesek de istemesek de konuşma ile kalmayacağız; daha ileri gideceğiz. Şimdiki zaman ile gelecek zaman arasında bir boşluk olduğuna artık inanmıyoruz; biliyoruz: “Amerika ya buradadır ya da hiçbir yerdedir”. Şimdi, şu anda yapmadığımız ne varsa onu hiçbir zaman yapmayacağız.
Tüketimimizi birleştirebilir ve her tür paraziti yok edebiliriz. Kendi tüketimimiz için mal üretmek üzere bir sürü zanaat ve endüstri tesis edebiliriz. Bunda, kooperatiflerin şimdiye kadar ilerlediğinden daha ileriye gidebiliriz, zira onlar kapitalist-yönetimli teşebbüs ile rekabet etme fikrinden hala kurtulamıyorlar. Onlar bürokratik, onlar merkeziyetci; işverene dönüşmenin ve sendikalar üzerinden işçileri ile sözleşme aktetmenin dışında kendilerine yardım edemezler. Tüketici-üretici-kooperatifte her bir kişinin kendisi için hakiki bir takas ekonomisi içerisinde çalıştığı, bu ekonomi içerisinde kârlılığın değil işin verimliliğinin belirleyici olduğu; pek çok teşebbüs biçiminin, ör. küçük teşebbüsün, kapitalizmde kârsız olsa da burada tamamen verimli olduğu ve sosyalizmde hoş karşılandığı onların aklına gelmez.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar:
Yerleşimler kurabiliriz, gerçi bunlar bir çırpıda kapitalizmden tümüyle kaçamazlar. Fakat biz sosyalizmin bir yol, kapitalizmden uzak bir yol olduğunu ve her yolun bir başlangıcının olduğunu biliyoruz. Sosyalizm, kapitalizmden çıkmayacaktır, ondan uzakta büyüyecektir; kendisini kapitalizme kapatacaktır.
Toprak satın alma aracı ve bu yerleşimlerin ilk işletim fonları, sendikalar ve bize katılan işçi grupları vasıtasıyla ve bize ya tamamen katılmış ya da en azından davamıza katkıda bulunan zengin adamlar kanalıyla tüketimlerimiz bir havuzda toplanarak elde edilecektir. Tüm bunları beklemekte ve bu beklentiyi ilan etmekte tereddüt etmiyorum. Sosyalizm çevremizde ve içimizde berbat koşullar yüzünden acı çeken herkesin davasıdır ve çoğu sınıf yakında herkesin bugün şüphe ettiğinden daha çok acıya katlanacaktır. İşçi birlikleri dâhil hiç kimse ahlak ve kendi kefareti açısından parasını tek kalemde vermek ve bu para ile sosyalizmin başlangıcı için toprağı özgürleştirmek dışında sahip olduğu parası ile daha iyi bir şey yapamaz. Toprak özgür olduğunda hiç kimse bu toprağın satın alındığını söyleyemeyecektir – kendisi de bunu hissetmeyecektir bile -. Çok titiz olmayın, siz işçiler: ayakkabı, pantolon, patates, ringa balığı satın alıyorsunuz; siz, çalışan ve acı çeken insanlar, talihinizin şu ana kadar size oynattığı rol ne olursa olsun, kendi özgürlüğünüzü adaletsizlikten satın almak için gücünüzü bir araya toplamanız ve şu andan itibaren kendi topluluğunuz için ihtiyacınız olanı kendi toprağınız üzerinde yapmanız güzel bir başlangıç olmaz mıydı?
Unutmayalım: eğer doğru ruha sahipsek, o zaman toplum için ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahibizdir: bir şey hariç: toprak. Toprak için açlık başınıza gelmeli, siz büyük şehrin insanları!
Kendi kültürleri ile sosyalist koloniler toprakta her yerde, kuzeyde, güneyde, doğuda ve batıda, kâr ekonomisinin süfliliğinin ortasında, her ilde dağıldığında ve görüldüğünde, tarifsiz fakat sessiz tutumlarında yaşama sevinci hissedildiğinde imrenme giderek artacaktır. O zaman, inanıyorum ki halk ilerleyecektir. Halk görmeye, bilmeye ve emin olmaya başlayacaktır. Dış görünüşte sosyalistçe, müreffeh ve keyifli yaşamak için sadece tek bir şey eksik olacaktır: toprak. Ve ardından halklar toprağı özgür kılacak ve artık sahte tanrı için değil insanlar için çalışacaktır. Sonra? Sadece başla: en küçük ölçekte ve en az sayıda insan ile başla.
Devlet, diğer bir deyişle hala cahil olan kitleler, imtiyazlı sınıflar ve her ikisinin de temsilcileri, icrai ve idari kast, bu işe başlayanların yolu üzerinde en büyük ve en küçük engelleri yerleştirecektir. Bunu biliyoruz.
Tüm bu engeller, eğer gerçek engeller iseler, onlarla bizim aramızda en küçük bir boşluk bırakılmaması için yakın ve bir arada durmamız halinde yok edilecektir. Bunlar artık sadece beklentilerde, hayallerde, korkulardaki engellerdir. Bunu şimdi görüyoruz: zamanı geldiğinde yolumuzu her tür engelle kapatacaklardır – ve bu yüzden bizler bu arada hiçbir şey yapmamayı seçeceğiz.
Köprüyü, köprüye geldiğimizde geçeceğiz! Şimdi ileri doğru hareket edelim ki böylece çoğalalım.
Hiç kimse halka şiddet uygulayamaz, bu halkın kendisi hariç.
Ve halkımızın büyük bir kısmı adaletsizliğin ve kendilerine bedenen ve ruhen zarar verenin tarafını tutacaktır çünkü ruhumuz yeterince güçlü ve ikna edici değildir.
Ruhumuz ateş almalı, aydınlatmalı, baştan çıkarmalı ve cezbetmelidir.
Konuşma bunu hiçbir zaman tek başına başaramaz; en güçlü, öfkeli ya da en nazik konuşma dahi yapamaz.
Sadece örnek, bunu başarabilir.
Örneklemeliyiz ve yol göstermeliyiz.
Örneklemek ve Fedakârlık ruhu! Geçmişte, günümüzde ve gelecekte, bu şekilde yaşamayı sürdürmenin imkânsızlığından dolayı her daim isyanda olan bu düşünceye fedakârlık üstüne fedakârlık yapılacaktır.
Şimdi, doğru yaşam biçimi için örnek sunmak üzere başka tür fedakârlıklar, kahramanca olmayan, sessiz, etkileyici olmayan fedakârlıklar yapmak gerekmektedir.
Sonra az olan çoğa dönüşecek ve çok olan da az olacak. Yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce -çok az çok az!
Yine de engeller aşılacak zira doğru ruh sahibi olanlar kurarak en güçlü engelleri yok edecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir.
Ve nihayet, nihayet çok uzun zamandır parlamış ve alevlenmiş olan sosyalizm, en sonunda ışık yayacak. Ve insanlar ve halklar büyük bir kesinlikle bilecekler: sosyalizm ve sosyalizmi gerçekleştirecek araçlar, tümüyle ve topyekûn, kendi içlerindedir, onların arasında bulunmaktadır ve sadece tek bir şeyden yoksundurlar: toprak! Ve toprağı özgür kılacaklar çünkü hiç kimse halka engel çıkarmayacak zira halk artık sosyalizme gölge etmeyecek.
Sosyalizmi inşa etmek için elinden geleni yapmak isteyen herkese çağrıda bulunuyorum. Sadece şu an gerçektir ve insanlar şu an yapmadığı her şeyi birden yapmaya başlamayacak, sonsuza dek yapmayacaktır. Hedef halktır, toplumdur, topluluktur, özgürlüktür, güzelliktir ve yaşam sevincidir. İnsanların slogan atmasına ihtiyacımız var; bu yaratıcı arzu ile dolmuş herkese ihtiyacımız var; eylem adamlarına ihtiyacımız var. Bu sosyalizm çağrısı, ilk başlangıcı yapmak isteyen eylem adamlarına ithaf olunur.
Bu kelimeleri ve kelimelerin arkasındaki hissiyatı hâlihazırda kendisine ithaf edildiği zaman duymamış olan herkese şimdi kısmen söylenmesine izin verin: insanların bizleri anlayabilmesi için benzeri pek çok fikri seslendirdiğimiz ve yanlış uygulanmış ya da yetersiz eğreti, güncel kelimeleri reddettiğimiz gibi, aynı durum bu kelimenin, sosyalizmin başına da gelebilir. Belki de bu çağrı daha iyi, daha derin ve daha ümit verici bir kelime bulma yolunun da başlangıcıdır. Herkes hâlihazırda bilmelidir ki sosyalizmimizin kırsal, pastoral barış ile sırf ekonomiye ve hayatın gerekleri için çalışmaya adanmış geniş bir yaşam arzusuyla ya da muhteşem rahatlıkla hiçbir ortak yanı bulunmamaktadır. Burada ekonomiden çok konuşuldu; ekonomi kendi yaşamımızın temelidir ve öyle dönüşmelidir ki hakkında az konuşulur hale gelsin. Selam olsun içinde olduğumuz bu zamanda hiç bir ekonomiye ve hiçbir mekâna katlanmayan siz avarelere, berduşlara ve serserilere. Selam olsun yaratıcılığı zamanı aşan sanatçılara. Selam olsun yaşamlarını soba borusunda pörsütmek istememiş siz eski savaşçılara! Bugünün savaş, savaş tehditleri ve vahşilik dünyasında ne varsa hepsi neredeyse tümüyle kimsesizlik ve tamahın yalnızca kaba bir maskesidir: kişilik, vefa ve şövalyelik ender bulunur hale gelmiştir. Selam olsun, hiçbir kelimenin dışarı çıkmadığı kalplerinin derinliklerinde önerileri olan siz kekemelere, siz sessiz olanlara: bilinmeyen yücelik, konuşulmayan mücadeleler, ruhun derinden acı çekişi, delişmen neşeler ve kederler şu andan itibaren hem bireyler hem de halklar açısından insanoğlunun talihi olacaktır.
Siz ressamlar, şairler, müzisyenler bunu biliyorsunuz ve yeni halklardan çıkacak olan gücün ve şevkin ve tatlılığın sesleri şimdiden sizden bahsediyor. Tüm kimsesizliğimizde parçalanmış genç insanlar yaşıyor, sağlam insanlar, eski insanlar, test edilmiş ve onaylanmış, asil kadınlar: orada burada, kendi bildiklerinden daha fazlası olan çocuk kalpli insanlar yaşıyor. Her birinin içinde bir gün yeni insanları ele geçirecek ve şekillendirecek ve ileri sürecek inanç ve büyük neşe ve büyük acının kesinliği yaşıyor. Acı, kutsal acı: gel, ah gel yüreklerimize! Bulunmadığın yerde barış asla olmayacak. Siz hepiniz – ya da o zamanlar çok mu azdınız?- rüyanın güldüğü ve ağladığı siz hepiniz, eylem soluyan siz hepiniz, içinizde derin coşkuyu hisseden siz hepiniz, günümüzde çevremizde olan hırpani saçmalık ve süflilik için değil sefalet ve zorluk denen dava ve delilik ve gerçek sıkıntı için umutsuzluğa kapılmak isteyen siz hepiniz, bugün yalnız olan ve içinde içsel bir biçim, imge ve bastırılmış yaratıcı enerji ritmi barındıran siz hepiniz, yüreklerinizden buyurabilen siz hepiniz: sonsuzluk adına, ruh adına, hakiki yol olmak isteyen imge adına insanoğlu helak olmasın. Bugün kendisine zaman zaman proletarya, zaman zaman burjuva, zaman zaman yönetici kast denen gri-yeşil, kalın çamur ve her yerde, yukarıda ve aşağıda bulunan tiksindirici kütleden başka bir şey değildir. İnsanlar tarafından çarpıtılan bu korkunç itici tamahın, doymuşluğun, yozlaşmanın bundan böyle bizi kirletmesine ve boğmasına izin verilemez: hepsi sosyalizme çağrılmaktadır.
Bu bir ilk sözdür. Daha da fazlası söylenmelidir. Söylenecektir. Burada çağrılan ben ve diğerleridir.
Çev: Nesrin Aytekin
https://itaatsiz.org/?p=5545
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.17 02:37 LairdLion İLİŞKİ, HAYAT, KİŞİLİK SORUNLARI HAKKINDA

Selam beyler, umarım iyi gidiyordur her şey. Öncelikle bu post uzun olacak, vakti olmayan dostların uğraşmasına gerek yok. Tercihim hayat tecrübesi çok olan abilerimin cevap vermesi aslında. Troll davranacaklar da postu okuduktan sonra zaten ciddi şekilde cevap verirler diye umuyorum, pek taşşak geçmelik bir havada değilim. Şimdiden teşekkür ederim.

Genel olarak sorunlarım çok küçük yaşlarda başladı. Maddi anlamda ailem tamamen dipteydi diyebilirim. Orta okulun yarılarına kadar da aynı şekilde devam etti; okula haftalık bir kaç lirayla giderdim, o şekilde bir durum. Tabii bu durumda pek fazla bir şey alınarak, mutlu mesut yetiştiğimi söyleyemem. İki halam, yatalak bir babaannem ve ebeveynlerim ile büyüdüm. Anne ve babam sinir hastalıklarından dolayı yıllardır bir psikiyatri doktoru ile yakınlar, küçük yaşlarda çoklu kişilik bozukluğu ile tanıştım; o doktor sağ olsun ilerleyen yaşlarıma kadar ağır ilaçlar kullanmamı engelledi. Lakin zaman geçtikçe ben bozukluğa alıştım, dışarıya bunu yansıtmayı kestim. Beni tanıyan çoğu kişi bu bozukluğu bilmez bile, o derece kapattım kendi içime. (Bilmeyenler için çoklu kişilik bozukluğu birden fazla kişiliğiniz olmasına sebep oluyor. Çoğu vakada kişilikler birbirinden bağımsız, hatta anıları bölünmüş halde oluyorlar. Benim durumum bundan bir nebze farklıydı, tamamını açıklayacak enerjim yok maalesef :) .) Neyse, orta okulda görebileceğiniz en itici tiptim, erken ergenliğe girmemden kaynaklı boyum çok erken attı, tüm yüzüm sivilcelerle doldu ve daha kötüsü büyük bir burnum vardı. Ama nasıl bir burun, yüzümün yarısını kaplıyordu neredeyse. E bu durumlardan dolayı çoğu kişinin dalga geçtiği bir tiptim; tüm bunlar birleşince bir zaman sonra pasif agresiflik tanısı da konuldu. Orta okul benim için en boktan dönemlerimdi belkide. Ama önemli olan kısım bu değil, sadece fikriniz oluşsun diye açıkladım.

Orta okulda, gittiğim dershanede bir kız ile tanıştım. O dönemde çoğu kişinin ağzının suyu akardı kızı görse ama hem bozukluğum sebebi ile hem de o dönemler hiçbir şey umurumda olmadığından yakın birer arkadaş olduk. Cidden söylüyorum, hayatımda gerçekten güvendiğim tek insan oldu. Ve aklımdan bir kez bile sevgili mevzuları, cinsellik falan geçmedi. Dediğim gibi bütün erkeklerin bir ortamda gözünü alamayacağı bir tipti ama benim için öz kardeşim oldu. Zaten tek çocuk olduğumdan her zaman yalnız büyümüştüm, kafamda dönen sesler ve gördüğüm şeyler yüzünden hiç kimseye değer verecek enerjim olmazdı. Neyse, bir ortamımız vardı bizim. Bu kız da normale göre fiziği daha göze çarpan ve crop-top gibi açık şeyler giymekten çekinmeyen biriydi. Normalde bu arkadaş grubum ile bir alakası yoktu bile, aynı kursta idik ama kursta toplasan 40-50 kişi olduğundan millet tanışıyor eninde sonunda. Zamanla o kız da bu gruba girdi ve herkes toplu muhabbet etmeye başladı, yakınlaştı derken adına D diyeceğim bir arkadaş ve ortamdaki neredeyse çoğu erkek kızın arkasından ileri geri konuşmaya başladı. Bir süre sonra kızın yüzüne bile sekreter, orospu falan dediler. Ben de D'yi bir köşeye çekip bu konuyu konuştum. Yaptığını açıkladım, yanlış olduğunu söyledim. Ve açıkça bir daha yaparsa belasını sikeceğimi de ekledim. Neyse, gülüp geçti falan, konu kapandı. Aradan bir kaç gün geçti, yine kıza kaşar dedi ben de çıkışta bunu bir marangoza sokup yumrukladım. Çenesi yerinden çıkıyordu neredeyse, o derece bir durum. Sonra kıza da olayları anlattım ve böyle tiplerle konuşmasını istemediğimi, ya beni ya da ortamı seçeceğini söyledim. O da ''Bana kimse kimin yanında olacağımı söyleyemez diye bir cevap verdi. Ben de pekala dedim, siktirip gittim. Sonraki bir ay hayatımın en boktan dönemiydi. Bu durum benim hayata bakış açımı tamamen bozdu. Gerçekten, bu olaydan sonra bir daha kimseye güvenemedim ve güvenmeyeceğim. Aynı zamanda oldukça kötü bir kriz geçirip sabah çarşafım kanlı, sırtım tırnak izleriyle uyanmama da sebep oldu; bundan sonra çoklu kişilik bozukluğum iyice hayatımı sikti.

Anlattığım olaydan sonra dediğim gibi kimseye bir güvenim kalmadı. Okuldaki ortam bok gibiydi, ailem maddi olarak çöküyordu, bundan dolayı manevi olarak da sorunlar ortaya çıkıyordu. En sonunda halam babama, babam halama saldırdı; çok fazla detaya girmek içimden gelmiyor bu konuda, kusuruma bakmayın. Tipim desen zaten iğrençti, bunalmıştım her şeyden. Hayatımın en ağır dönemini geçirdim, kafama silah dayayıp uyuduğum geceler oldu. Lakin zaman her acıyı bastırıyor bir şekilde işte. İşin sonunda lise başladı, ben de tamamen değiştim. Yüz yapım, vücudum da aynı şekilde çok abartı bir duruma geldi. Küçüklüğümle şu anımı yan yana koysam benzetemezsiniz, o derece. O dönemden sonra hayatımda isteyip elde demediğim kimse olmadı. Bundan sonra da olacağını düşünmüyorum açıkçası. Lakin, lisede bir sevgilim oldu. Yaklaşık 1,5 yıl devam etti ilişkim. Görebileceğiniz en doğal ilişkiydi belki de. Altı ay boyunca mükemmel ilerledi, lakin zaman geçtikçe sorunlar beni boğmaya başladı. Lakin onun üzerine yine devam ettim. Altı ayın üzerine sekiz, dokuz aydan fazla işkence çektim ama bırakamadım. Her şeyimi verdim. Zaten lise başlangıcı benim hayatımın ters döndüğü bir dönemdi. Maddi olarak muazzam bir hale geldim, manevi sorunlar umurumda olmadı, notlarım zaten her zaman çok yukarıdaydı vs. Bu kız benim belki de gerçekten sevip değer verdiğim tek sevgilim oldu. İşin sonunda dayanamayacak noktaya gelmiştim, psikolojim iyice bok yolundaydı ve kızın benim ona verdiğim değerin bir gramını geri vermediğini düşünmeye başlamıştım. En sonunda uyarmama rağmen bir kaç şey daha yaptı ve o anda kesip attım. O ana kadar o kadar fazla kez ayrılacağımı söylerdim yakınlarıma ki, bilemiyorum yani... O noktadan sonra kıza karşı hiçbir şey hissetmedim, ne öfke, ne kin, ne umut. Kesip attım sadece. İlerleyen altı ayda kız acı çekti, sonunda unuttu gitti. Kıza da E diyeceğim buradan itibaren.

Bunun üzerine kardeşim dediğim bir çocuk altı, yedi ayın sonrasında bu E ile ilişkiye başladı. O da koymadı, sonuçta kızın hayatını siktiğimi hissediyordum/hissediyorum hala. Onun üzerine yine ciddi bir ilişki yapmayı denedim ve yanı şey ile sonuçlandı. Ben kızı sıktım, her şey rayına oturana kadar her şeyimi ortaya koydum ve düzeldiğinde ben de tükenmiştim, sıkılmıştım. O da ufak bir şey yaptı ve ondan da ayrıldım.

Şu an yine aynı boku yiyorum. Ciddi ilerleyen bir ilişkim var ama bunaldım. Her şeyi yoluna sokmuş olsam da yine tükendim. Lakin fark etmeye başlıyor insan; ben tükenip dursam da işin sonunda kıza yine üzülüyorum. Doğru düzgün konuşsam anlamayacağına yine eminim. Lakin artık bu tarz ilişkiler yürütecek bir kişi olduğumu düşünmüyorum. Her anlamda dengesiz birisiyim. Kafamın içinde bir milyon şey dönüyor. Gece üzgünüm, sabah sikimde değil, akşam çöküyorum. Böyle bir döngünün içindeyim. Artık aynaya baktığımda kim olduğumu anlayamıyorum. O kadar fazla harcadım ki kendimden, o kadar ödün verdim ki aslında kim olduğumu bilemiyorum. Yoruldum ben dostlar. Gerçekten bunaldım. Hem bu durumdan; nasıl kendime tekrar döneceğimden hem de bu ilişki konularını ne yapacağımdan bihaberim. Bu anlamda benzer şeyler yaşamış olanlarınız vardır eminim. Fikirleriniz, yorumlarınız önemli benim için.

Burada anlatmadığım bir çok şey de var, hala beni etkileyen. Namaz kıldıran birinden bir anda inancını kaybetmiş bir insana dönüşmemden tut, egoist birinden kendine saygısız birine dönmeme kadar binbir konu var daha. Her şeyi yazamadım, yazamam da. Şimdiden yardımcı olan, fikir veren herkese teşekkür ederim. Esenlikler.
submitted by LairdLion to KGBTR [link] [comments]


2020.09.06 01:40 ofrazi Türk halkının duyarsızlığı üzerine ✍️

Fark ettiniz mi akrabaların ve genel olarak türkiye'deki 40 yaş üstü kesimin wp de paylaştığı görsel içinde gül ve güvercin olan özlü sözlerin çoğu maddi fakirlik, manevi zenginlik güzellemesi yapıyor. Ortada fakir olmayı kabullenme var sanki. Durum ne olursa olsun sözü en azından bizim öbür dünyamız vara getiriyorlar. Bu da duyarsızlık oluşturuyor. Benzine zam mı geldi, en azından cennette rahatız. İçinde öbür dünya bulunduran dinlerin kitlelerinde bu tarz davranışların (tasavvuf tarzında dünyadan soyutlanma) oluşma ihtimali diğerlerine göre daha fazla. Bireylerin rahatsızlık durumunda tepki oluşsa bile (çok nadir olur) bu, bilinç altındaki öbür dünyada rahatız fikri yüzünden uzun vadeli olamıyor. En azından seküler anlayışa sahip insanlar kadar fazla olmuyor. Hiç siz şeriat yönetimini isteme dışında, sadece Müslümanlar için söylemiyorum; yönetimini istemesi dışında öbür dünya bulunduran din kitlelerinin ekonomiye, ülkenin gidişatına adam akıllı bir tepki verdiklerini gördünüz mü? Çoğumuz görmemiştir. Elbette bu istatistik için yalnız tc müslümanları gözlemine sahibim. O yüzden diğerleri hakkında pek kesin konuşamayacağım ama tahminim pek farklı olmadıkları yönünde.
Bir diğer duyarsızlığa sebep olan şey ise her ne olursa olsun şükretmek. Aç mısın en azından sakat değilsin. Gibi yarrak kürek savunmalarla insanın aslında bulunduğu yerin o kadar kötü olmadığını yedirmek zamanla onu her bu tarz olaya kör etmektir. Bu belki mutluluk için önemli olabilir ancak toplumun anasını siktikleri kesin. Tasavvuf da böyleydi, insan iyi tamam huzurlu oluyordu ancak toplumda o kişi yoktu artık. Bu tarz insanların yaşamına elbette zorla karışamam ancak toplumda öyle ya da böyle varlar ve onlar gibi düşünmeyenleri fazlaca etkiliyorlar. Yani en azından demokrasi yönetimlerinde öyle. Hep din üzerinden konuşan bu insanlara yine din üzerinden hakkımı haram zıkkım ediyorum. Belki varsa tanrı haram olsun.
Özetle imam hatipler kapatılsın. Akpliler in kulaklarından beyin boşluklarını sikeyim.
submitted by ofrazi to KGBTR [link] [comments]


2020.09.05 22:41 Theunx En Yüce Değer Gerçekten Emek midir?

EMEĞİN EN YÜCE DEĞER OLDUĞU YALANI, EMEK KAVRAMI İRDELENDİĞİNDE VARILABİLECEK SAVLARDAN BİRİDİR
Emek, ardında yatan gerçeklikle birlikte tanımlanmadığı sürece içi boşaltılmış bir eylemden öteye gidemez. Bu gerçeklik ise emeğin ne için ortaya konduğunda yatmakla birlikte bunun ortaya konan fiil ile bağlantısı insanın arzuları, erdemleri gibi etmenlerle kurulmalıdır. Emek asil bir gerçekliğe dayansa dâhi insanın değerlerine uzanamadığı vakit askıda kalacaktır. günümüzde, özündeki değeri kaybetmiş ve dâhi insanların kalpleriyle bağını yitirmiş çalışmaya ve sarf edilen efora övgüler sunulup insanları sahte süreğenlik içinde atalete mahkum etmek temel anlayışlardan biri hâline gelmiştir. Bu övgülerin yarattığı sahte erdemin yanılsaması kullanılarak aynı emeğin kendisi gibi bir kabuktan meydana gelmiş ve netice olarak saygı duyulması imkânsız bir kalabalığı istenilen doğrultuda yönlendirmek gayet mümkündür ki, günümüz dünyasının klişe olarak "sistemin çarkları arasında sıkışıp kalmak" tabiri de bunu anlatır.
İnsanlar sistemin içindeki devinimde hareket hâlinde olduklarını düşünseler bile kendi arzuları, tutkuları, değerleri konusunda aslında yerlerinde saymaktadır. Özünde değersizleşmiş, yanılsama ile anlamlı görünen emeğin övülmesi, açlıkla terbiye, açlık korkusu ile birleştiğinde en etkili sonucunu verir. Bu topraklarda garibanizm felsefesinin bu denli kök salmasının en önemli nedenlerinden biri de budur. Garibanizm içinde bulunan birey yaşantısında harcadığı emeğin bir türlü tutkularına dokunamaması yüzünden isyan noktasındadır. Bu isyan öyle bir haddeye ulaşmıştır ki gariban tüm arzularını kaybetmiştir, elinde açlıkla terbiyenin sonucu olan geçim sıkıntısından başka tutunacak bir dalı kalmamıştır. İçten içe elde edilen her büyük imkânın ardında bir ahlâksızlık, bir suç olduğunu düşünür. Öfkelidir ve bu öfkesi onu sistemin günah keçisi haline getirir.
Tutkusuz bir çabanın, sadece yaşamı bir şekilde idame ettirmek üzerine kurulu bir anlayışın hayata dair tutkularını kaybetmiş, hırsları uyansa da öfkeleriyle perçinlemiş bir topluluğun üzerinden kendini aklamasına şahit oluyoruz. Emeği mevcut hâliyle kurgulayan söylem bu aklamanın ötesinde kendi sürekliliği sağlamak adına içi boş emeği saran kabuktan ibaret sözde değerler vasıtasıyla ya onu bir nevi zihinsel mastürbasyonun hasıl olduğu propaganda malzemesine çevirir -bu sistemin içinde yorulmuş toplumun küçük ya da büyük ölçekte deşarj olması için gereklidir. -ya da iş dünyasının vazgeçilmezi motivasyon kavramını tanımlamak için kullanır. Öyle ki bu motivasyon kavramının içinde gerçeğe dair bir kırıntı bulmak güçtür. Daha mevzunun temelindeki sorun insanların içindeki arzuların, tutkuların ve bunlara benzer bir çok hissin sahte hâle gelmesidir. Emeğin, bu yeniden kurgulanmış iç dünyalarıyla kurulabileceği bağlar da elbette sahte olacaktır ki, deney malzemesi olan bir çok bireyin adanmış çabalarını görmek can sıkıcıdır. Anlamı kayıp emek, iç huzurun ağlama duvarında bir taştan ibarettir.
TOPLUMUN BÜYÜK BİR KISMI HAYATIN AKIŞININ İÇİNDE UYKUYA DALMIŞTIR
Elbette uyku hâlinin bir çok nedeni var, gerçek olan değerlere riayet etmekte sergilenen riya gibi... "mış gibi yapmak" bile lâyıkıyla yerine getirilemiyor, bu yüzden. Gerçi iş dünyasının sözde etik değerlerini benimsemiş gibi yapıp "mış gibi yapmak"ta başarılı olanlar riyanın hakkını veren bir azınlık vardır ki, bunlar kendini uyanık sanan uyutulmuşlardır. Garibanlar ise bu uyku halinden uyanmaya en yakın olanlar. İçlerinde tutku kalmasa bile umut var, umut bulamamış olsalar bile mevcut olana karşı husumetleri var. Beklentilerin zehri karışmamış umut gibi husumet de insanı diri tutar. Bu yüzden narkozun etkisi garibanlarda tam olarak görülmüyor. Asıl değinmek istediğim güruh, düzenin gerekliliklerini bunun üzerine inşâ edilmiş değer yargılarını benimsemiş olanlar. "hayırlısı olsun", "çok şükür idare ediyoruz" gibi cümleler muhteviyatı haiz olunmadan dile getirilse dâhi içlerinde bir umut vardır ve hatta "bugün de ölmedik" gibi pesimist bir cümleye dair içinde ümit barındırır.
Lâkin "hayat devam ediyor" gibi bir cümle sadece hayatın mevcut akışına teslim olup sürüklenmeyi anlatır. Hayat akıp giderken onun sularına kapılıp gidenlerin durumlarını anlatmak için kullandıkları bir cümledir. Böyle bir hâl üzerine yaşayan insanların içinde çeşitli istekler yeşermeye çalışsa dâhi köklerini salabileceği uygun bir umut olmadığından mütevellit yaşamazlar. Hayatın içindeki zaman akışına teslimiyet vardır ve bu akışla gelen zaman programlanması. Her şey zamanında yapılmalıdır çünkü programın işleyişinde en ufak bir kırılma hayatı ıskalamak anlamına gelir. Yarıca bu çerçevede yaşayan insanlar refah düzeyleri ne olursa olsun açlıkla terbiyeyi tatmışlardır çünkü her dâim belirlenen standartlar yakalanmalıdır. Böyle insanlar kabul ettikleri standartların kendi iç huzurundan kopukluğunu bilse dâhi bir bağımlı gibi onların peşinden gider. Bu döngünün içinde kendi durumuna acısa da kendiyle dalga geçecek gücü kendinde bulamaz. Gülüp geçebilmek acıyla derinlemesine her cepheden yüzleşmek ile mümkündür. Öyle ki bir insan çok fazla acıyla yüzleşirse dışarıya yansıtabileceği tek duygu neşedir. Bu bir savunma mekanizması olmakla birlikte ilerlemek adına dayanacak bir güçtür. Kendine gülüp geçebilmek, kendiyle dalga geçebilmek ise ipini celladın elinden alıp kendi boynuna geçiren ve tabureyi kendi tekmeleyen idâm mahkumunun davranışına benzer. Acının en temelinde yani kendi içindekilerle yatanlarla yüzleşmek için kimseye fırsat tanımayacak kadar onurludur ve bunu gerçekleştirecek kadar güçlü.
Bundan daha da zoru ise insanın hayatın baştan çıkaran yönlerine tutku duyan ahmak ve de kibirli benliğiyle pazarlığa oturabilmesidir ki, bu düzenin dışında kalabilmiş insanların da az bir kısmının gerçekleştirebileceği bir tutumdur. Bu tutum başlangıçta bir çocuğu avutmak kadar kolay görünse de işin içine girince hiç de öyle olmadığı görülür. Son bahsettiğim davranış düzenin dışında kalabilmiş olanları ilgilendirdiği için bunu başka bir yerde açıklamak üzere bir kenara bırakıp düzenin içindeki umutsuzluktan bahsetmeye devam etmek yerinde olacaktır. Acısıyla yüzleşmek ve bunun ardından kendine gülüp geçmekte başarısız olup aciz kalmış insan hayatın en küçük detaylarına yani günlük yaşamdaki sıradan olaylara kadar inmiş yenilgilerle umudunu tamamen kaybeder. Burada en büyük hata umudu beklentilerle zehirlemektir, elde edilememiş her beklenti umudun toprağına zehir olarak geri döner. Bu durum öyle bir hâle gelir ki umut tamamen çürümüştür ve umudu kaybeden insan beklentilerini koyabileceği yer dâhi bulamaz.
Artık beklenti oluşması ihtimalinden ve bu ihtimale ortam sağlayacak her koşuldan nefret eder. Döngünün içinde kaybolmuştur, ona teslim olmuştur ve dışarı bir adım atmak dâhi ona acı verir hâle gelir. Çaresizliği öğrenmiştir ve bu çaresizlik içinde kendince kurduğu denge ile yaşamayı kabullenmiştir. Bu şekilde tek düze geçip giden hayatın seyrinde savaşçı ruhundan uzak, tüccar zihniyetiyle yapılmış küçük atılımlar insana biraz nefes aldırsa da filmin tamamı izlendiğinde duyulacak derin pişmanlığın önüne geçemeyecektir. Kendi asli isteklerinden, değerlerinden uzaklaştırılmış ve maruz kaldığı sahte bir çok değeri arada rahatsızlığını hissetse de benimsemiş insan, önüne konan düzene sakin, uysal bir devinim ile hizmet ederken kendi arzuları, ihtirasları ve hatta aşkları nezdinde aynı noktada kalacaktır. Neyse ki onu yürüdüğü yolda yalnız bırakmaz; ardındaki manayı yitirmiş, insanın gerçek değerleri ile bağlantısı kopuk ve bu sayede kalp (sahte) olana iliştirilmiş, özünden ırak emek gibi kavramlar. Yoksa çağdaş cinnet vakalarına çok sık rastlanırdı.
submitted by Theunx to KGBTR [link] [comments]


2020.09.04 00:27 Bigwarfer Rastgele içimi dökme postu part 1

Kendimi bildim bileli anne babam hep kavga ederdi, ben de yarı ağlamaklı şekilde bilgisayar başına geçer, içinde olan oyunlarla bu sıkıntılı anlardan kendimi uzak tutmaya çalışırdım. Bu bir alışkanlık olmaya başladı ve yarı bağımlı duruma geldim. Ne zaman üzülsem hep video oyunlarına sarıldım, tüm düşüncelerimi bir anlığına kenara atmak çok rahatlatıcı gelmişti. Daha şimdilerde bu durumun ciddiyetini kavramış olsam da artık çok geç. Bu sebeple kimse ile düzgün iletişimde bulunamadım.

Ailevi meselelerde küçük yaşımla taraf seçmeye zorlandım. Bir çocuk olarak tabii ki annemi taraf tutmaya çalıştım. Bana hep yaşadığı sıkıntıları babamı suçlayıcı şekilde anlattı. Böylece kendimi bir tarafın hep haklı, diğer tarafın da hiçbir zaman haklı olamayacağı fikrine soktum. Kendi akrabalarından beni hep uzak tuttu (haklı sebepleri var) ve onlarla hiç görüşmedim. Babamdan ve akrabalarımdan kendimi o kadar uzaklaştırdım ki akraba isimlerinin bile ne anlama geldiğini bilmez oldum. Bu durum da beni haliye iyi yönden etkilemedi. Sohbet ve iletişim kültüründen bihaber kaldım ve kimseyle düzgün konuşamaz oldum. Herkes ilkokulda akrabalarını anlatıp konuşurken ben bir köşede kaldım, çünkü benim yalnız annem vardı.

Komşularımızın azıyla iyi muhabbetimiz vardı, onlardan da yavaşça uzaklaştık ve düşman durumuna geldik. Etrafımız tam anlamıyla hasımlarla doluydu. Her gün en az biriyle kavga ederdi annem. Babam çoğu zaman işte olduğu için her sorunla annem uğraştı. Ben de o anlarda bir yerde saklanıp ağlardım. Komşularımız ile bile kavgalı halde iken konuşacak, derdimi anlatacak kimsem kalmadı.Annemin derdi başından aşkın olduğundan her derdimi kendime sakladım ve annemi daha da üzmemek için hep ona karşı iyi davranmaya, iyi görünmeye çalıştım. Bu da kendimi herkese iyi, ideal biri olarak gösterme çabasını doğurdu.Tanıdığım herkese güler yüzlü, iyi tavırlı ve sanki hiçbir kusuru olmayan biri gibi davranmaya başladım. Ve bu beni her açıdan çok hırpaladı.

Bu sıkıntıların acısı ortaokulda belirmeye başladı. Neredeyse hiçbir arkadaşım yoktu, konuşmayı hatta doğru düzgün yürümeyi bile zor beceriyordum. Yürürken kollarımı hiç oynatmıyordum ve bu da bana alay konusu olarak geri döndü. Her geçen gün daha da kilo almaya başladım. Annemin zoruyla tenis kursuna gittim, oraya gittiğimde kendimi rahat hissediyordum ta ki annem bana ''koşarken götün çok çıkıyor, kız gibisin, engelli gibi yürüme'' diyene kadar. O sözden sonra kendimi fiziksel açıdan hep eleştirmeye başladım. Götüm büyük mü, göbeğim çok mu çıkıyor, memelerim neden bu kadar büyük vs. . Artık yürümek bile istemiyordum, kendimi görmek istemiyordum. O kadar paranoyak olmuştum ki kendimi fiziksel engelli olduğuma kadar ikna etmiştim. Annemi zorla hastaneye götürdüm omurgam düzgün değil vs. diye. Ve düzgün çıktı, fiziksel bir sorunumun olmadığını anlamıştım. Ama alışkanlıklardan kolay kurtulunmuyor. Ne zaman yürüsem hala hep camlardan bakarım, nasıl duruyorum diye. Ve hala kendimi beğenmiyorum, kendimi kimseye layık göremedim ve kendimi herkesten dışlıyorum.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Her gece akılma gelenleri yazacağım ve eğer ki bir gün tüm bu bahsettiklerimden kurtulmayı başarırsam, bir anı olarak kalsın istiyorum. Bu cümleye gelene kadar sayısız cümle yazıp sildim, duygularımı zor ifade edebiliyorum, paragraflar kendilerinden bağımsız olabilir.
submitted by Bigwarfer to KGBTR [link] [comments]


2020.09.02 15:03 Fancy_Ladder Çevremdekiler Kızlarla Takılırken Yalnız Kalmama Şaşmamalı

16 yaşındayım, çocukluğumdan beri kontrol edemediğim bir kekemelikle boğuşuyorum.Yurt dışında yaşıyorum ve çok az sokağa çıkmama rağmen rastgele bile olsa konuştuğum kişiler beni duymuyorlar. Birisiyle selamlaşmak zorunda olduğumda sesim okula yeni başlamış anaokullu bir kız gibi çıkıyor, kimse beni duyamıyor.Onun haricinde dışarıda bir yabancıyla konuşmaya çalıştığımda genelde ağzımı açamıyorum, önce derin bir nefes alarak soluğumu diyaframıma indiriyorum, sonra konuşmaya çalışıyorum ama sanki içimde toplanan hava göğsümde kilitleniyor, çene kaslarım çalışmayı durduruyor ve "Ağ ağ ağ" gibi sesler çıkarıyor. Zaten ayda yılda bir ses çıkarabiliyorum onda da millet beni duymuyor.Bir kızın yanına konuşmak için gittiğimde ağzım hareket ediyor, ama içinden hiç ses çıkmıyor. Biraz ağzımı hareket ettiriyorum, boş boş kasılmalarla bütün nefesim tükeniyor. En sonunda bir harfi ağzımdan çıkarmayı başardığımda kız bana bakıyor, sonra aynı harfi defalarca söylüyorum, gözlerim kendi kendine kapanıp açılıyor ve bedenimdeki istemsiz kasılmalara "Bı-bı-bı-bı-bı" sesleri eşlik ediyor. Konuşmaya çalışırken kızın yanımdan kalkıp gittiğini bilirim. Yolda yürüyen bir kızı durdurup konuşmaya çalıştığımdaysa çoğunlukla kız benim sesimi bile duyamadan yürümeye devam ediyor.
Hayatım boyunca hiçbir kızdan tek bir ilgi emaresi almadım, hiçbir erkekle arkadaş da olamadım. Hoca kendimi tanıtmamı istediğinde ayağa kalkıyorum ve 6-7 dakika boyunca hebele hübele konuşmaya çalışıyorum, ama hecelerim arasında birkaç dakika olduğu için söylediklerim anlaşılmıyor. Evimden dışarı çıktığım anda sanki sihirli bir el ağzıma kilit vuruyor. Bu durum 16 yıllık ömrümde hala devam ediyor. Para yedirdiğimiz onca terapist, çocukluğumdan beri kullandığım sakinleştiriciler bir sike yaramadı.
Artık durumu kabullendim, sevişen erkeklerin sahip olduğu niteliklere sahip olamadığımı, gidip de bir kızla iki çift laf edemeyeceğimi biliyorum. Günlerdir libidom düşük, kız gördüğümde bakmıyorum, canım mastürbasyon yapmak istemiyor. Artık ömür boyu yalnız olmayı kabullendim. Fakat bu forumda üye olmadan önce birkaç kez denk geldiğim Black Pill kavramı pek içime sinmiyor. Çünkü boyumu bu sene ölçtük, 1.82 boyundayım ve kilom 78.4 kollarım, omuzlarım, sırtım iridir. Boyum uzun, hafif göbeğim var o kadar, çene kasım iri, saçlarım uzun vb vb... Ona rağmen bunlar bir halta yaramadı. Kısacası bir kadının gördüğünde ıslandığı her özelliğe sahip olsam da bu lojistiği yaratacak kabiliyetten acizim denilebilir.
O kadar sıkkınım ki, yarın okulla gideceğim. Okulda ne bok yiyeceğim bilemiyorum, artık ömür boyu bakir olmayı kabüllendiğim için heyecanım yok ama bir isteksizlik var, hayal ettikçe midem bulanıyor. Keşke hiç doğmasaydım veya işitme engelli olsaydım diyorum. Benim derin, kalın sesimi yalnızca ailem duyabiliyor, onlara da bir kelime söyleyinceye kadar nefessizlikten ölecek gibi olsam da en azından zorunlu bir iletişim oluyor. Yalnız başıma konuşurken, sesli kitap okurken bir dublaj sanatçısı gibiyim. Fakat bir başkasıyla sohbet söz konusu olduğunda konuşmamı sağlayan mekanizma tıkanıyor. Heyecanlı olduğum için kekelemiyorum ama kekelediğim için heyecanlanıyorum. O kadar bıkkınım ki. Daha da acı olanı üniversite için düşündüğüm bölüm psikoloji, ve bu şekilde devam ederse psikolog olarak mezun olabilsem bile iş bulamayacağım.
Sonuç olarak artık amcığı hak etmediğimi anlayarak üzerimden bir yük kaldırdım, ama ızdırabım sonlanmadı.
submitted by Fancy_Ladder to turkincel [link] [comments]


2020.09.02 07:24 entelmaganda Atatürkü toprak kabul etmedi diyen türbanlı bacı haklı olabilir mi? Size zerdüşt dedemin başına gelenleri anlatayım.

Dedem içkisinde kumarında tipik bir mekkeli müşrikti, arkadaşları onu ebu cehilin torunu olarak adlandırırdı. Ninemse onun tam tersi namazında niyazında tam bir ehlisünned idi.
Bundan yaklaşık 20 sene ilkokul çağlarında bir çocukken dedemleri ziyarete gitmiştik. Dedem yine balkonda çilingir sofrasını kurmuş bir yandan nutuk okurken arkaplanda spotifydan açtıgı izmir marşını dinleyerek rakısını yudumluyordu. Elindeki rakı bardağını bana doğru uzatıp cek bir fırt yiyenim miden bayram etsin demişti. Tam o an balkon kapısında hacı ninem belirdi. Ne yapıyorsun sen yine iblis herif diye bağırdı. Dedemse cevap bile vermeden sigarasını yaktı uzaklara daldı. Ninem belli ki kendisi usta bir leopar gibi salonda pusuya yatıp dedemin bir densizlik yapmasını beklemekteydi. Ama istediği reaksiyonu alamayınca ardını dönüp mutfağa gitti.
Çocukken dedemle sohbet etmeyi severdim. Kuantum fiziğinden evrime kadar bir cok konuda sohbet ederdik. Dedeme dönüp ölümden korkuyor musun ihtiyar dedim. Rakısından bir yudum alıp ağzına bir dilin erzincan tulum peyniri attıktan sonra ağlamaklı bir ses tonuyla hem de cok dedi. Şaşırmıştım. Ölümden değil gardaşım öldükten sonra olacaklardan daha cok korkuyorum dedi. Ölümden sonra yaşamın olmadığına inanan bir insan bunları nasıl der dedeciğim dedim. Ondan bahsetmiyorum aptal toprak beni kabul etmeyebilir dedi. Sana vasiyetim evlat, şayet bir gün ölürsem mezarda ayak ucuma bir kaya parçası koy ve ayak bileğimden bir ipinen o taşa bağla nolur nolmaz amk dedi. Aman moruk lütfen bu bahsi kapatılım dedim ve oradan hızla uzaklaşık kuzenlerimle taso oynamaya gittim.
Bu olaydan yaklaşık bir yıl sonra dedemi kaybettik. Herkes defin işlerine odaklanmışken benim aklımda vasiyeti vardı etrafta kaya parçası aramaya başladım ama bulamadım. O sırada gözüme gayrimüslimler icin ayrılmış alandaki mezar taşları carptı. Ermeni bir vatandaşın mezar taşına kaşarlanmış bir budist rahip gibi elimin kenarıyla bir kesme atarak mezar taşını kırıp aldım. Arabadaki cekme halatını da alarak dedemin mezarının başına gittim ve dediği gibi mermeri ayağının ucuna yerleştirip çekme halatıyla ayak bileğine bağladım. Çevredikler ne yapıyor bu amk veledi der gibi bakıyor ama cok bilincli ve kararlı gözüktüğüm icin soramıyorlardı. Karışmayın dedim sadece, karışmadılar. Cenazenin üstünü kapattılar sıra kıymalı pide yemeye gelmişti sonra da evlere dağıldık.
Eve geldiğimde dedemin vermiş olduğu vasiyeti yerine getirmenin vermiş oldugu buruk bir sevinç vardı. Şu adam icin bir de yasini şerif okuyayım dedim. Yasin beklediğimden uzun cıktıgı için bunun yediği bokları bir yasin kurtarmaz nasılsa diye kendimi avutarak yarıda bıraktım ve uykuya daldım. Rüyamda dedemi görmüştüm yardım et evlat diyordu. ne oldu la diye sorunca cevap vermiyor yardım et diyordu sadece. Kan ter içinde uyandım. Acaba dedim, acaba toprak kabul etmedi mi? Yok artık yat uyu diye kendimi teskin etmeye calışsam da kendimi şafak vakti mezarlığa giderken buldum. Büyük bir mezarlıktı, girişteki güvenlikler o saatte beni yalnız başıma görünce tedirgin oldular. Dedemi görmeye geldim biriniz bana refakat edin durum ciddi deyince biri bana eşlik etti ve dedemin mezarlığına ulaştık başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Güvenlik oracıkta korkudan bayılmıştı. Korktugum başıma gelmişti. Dedemi tıpkı dediği toprak kabul etmemişti ama şükürler olsun ki ayağına bağladığım kaya sayesinde ucup gitmemiş havada bir cocugun elinden kaçıp özgürlüğe kavuşmayı bekleyen bir uçan balon gibi süzülüyordu. Hemen güvenliği ayıltıp yardım etmesini istemiştim. Kendisi tamam hızır abi diyordu bana. Cok konuşma oradan iki cuval çimento kap getir dedim ve çimentoyu karıp dedemi mezara yerleştirdikten sonra üstüne betonu döküp bıraktık. Güvenlikle burada yaşananları kimse anlatmayacağız diye birbirimize söz verip olay yerini terkettik.
Aradan yıllar geçtikten dedem yine rüyama girmişti, bu sefer gülümsüyordu. Halbuki ızdırap cekmesini beklerdik. Gidip bir ziyaret edeyim yine noldu kim bilir diye mezarlıga gittim. Mezarlıgın girişinde baloncu tezgahıyla karşılaştım, garip gelmişti ne alaka derken tezgahın arkasındaki sima tanıdık gelmişti. Evet bizim güvenlikciydi, ama ne alaka? Yanına yanaştım hemen tanıdı beni. Hg hızır abi dedi, bozuntuya vermedim. Ne yapıyorsun burada diyince o gün yaşananlar duyuldu abi dedi. Nasıl yani diye sorunca gel mezarın yanına götüreyim seni dedi. Mezarın yanına varınca dedemin mezarının türbe haline geldiğini ve etrafında insanların dua okuyup ucan balon bağladını görmüştüm. balon baba türbesi yazıyordu. Güvenlikciye bu ne amk adamı diyebilmiştim sadece. O da bana hızır abi olay duyuldu büyük yankı uyandırdı. Balon babanın havada süzüldüğü görüntülerin kamera kayıtları youtubea düştü ama dış güçler kayıtlara el koyup hepsini imha etti. Vatandaşlar ise buraya gelip dilek dileyip balon bağlayıp adak adamaya başladı ben de bu işte iyi para var diye güvenlik işini bıraktım balonculuğa başladım üç daire bir yazlık aldım bu sayede dedi. Dergah kurup şeyhlik denemeleri de olmuştu ama tutmamıştı. Ver oradan bir sünger bob balonu baloncu efendi o zaman dedim ve dedemin mezarına bağlayıp orayı terkettim.
Bu da böyle bir anımdır.
submitted by entelmaganda to KGBTR [link] [comments]


2020.08.15 21:23 karanotlar İlkel Bir Toplumdan Uygarlık Dersi: Amişler

Günümüzde ABD denilince birçok insanın aklına, ileri teknolojiyi yaşamın her alanında kullanan, bireyci ve rekabete dayanan bir toplum yapısı gelir. Oysa nüfus bakımından dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan ABD’de, tek tip bir toplum yapısı bulunmamaktadır. Daha başka bir deyişle söylemek gerekirse bir ABD stereotipi yoktur. Tipik ABD’li imajına uyanlar ABD nüfusunun çoğunluğunu oluştursa da, bu imajın dışında kalan pek çok topluluk da ABD’de yaşamaktadır. Bu topluluklar içinde en dikkat çekicilerden birisi de, sanayi devriminden hemen önce Amerika’ya yerleşmeye başlayan ve inançları gereği o dönemim düşünce tarzını günümüzde de devam ettirdiğinden sanayi devriminin doğurduğu toplumsal yozlaşmanın etkilerinden uzak kalan Amişlerdir.
Amişlerin geçmişi 16. yüzyıl İsviçre’sine kadar uzanıyor. Dinde reformun tartışıldığı bu dönemde, başını gezici rahibi Menno Simons’un çektiği bir grup Hristiyan, çocukların doğar doğmaz takdis edilmesine karşı çıkıyor. Çünkü onlara göre Hristiyan bir anne-babadan doğmuş olsa bile bir çocuğun doğumda dinin gereklerini anlaması yani Hristiyan kabul edilebilmesi olanaksızdır. Bu yüzden bir insan ancak bilinçlenmiş kabul edileceği 18 yaşında kendi isteği ile takdis edilerek ya gerçek bir Hristiyan olabilir ya da inandığı başka bir dini kabul edebilir. Doğal olarak bu durum Katolik Kilisesi tarafından hiç hoş karşılanmıyor ve Mennocular adı verilen bu grup için bir insan avı başlatılıyor, yüzlerce Mennocu acımasızca öldürülüyor.
Mennocular daha sonra kendi aralarında bölünüyor ve Amişler, Mennocular ve Bretenler olarak üçe ayrılıyor. 18. yüzyılda baskılar artıp, yaşam daha da çekilmez hale gelince o dönemde insanlara dinsel özgürlük vaat eden yeni dünyaya yani ABD’ye yelken açıyorlar.
Günümüzde dünyanın birçok ülkesine dağılmış olarak yaşayan Mennocuların sayısı 1 milyonun üzerinde. Amişler ise çok az bir kısmı Kanada’da olmak üzere neredeyse tamamı ABD’de yaşıyor. ABD’deki nüfusları yaklaşık olarak 250.000 kadar. Yani sayıca oldukça az sayılırlar. En yoğun olarak bulundukları bölge ise Pennsylvania eyaletinin Lancaster kenti. Burada yoğunlaşmalarının nedeni ise ABD’ye ilk göç ettikleri tarihte Pensilvanya’nın efsanevi valisi William Penn’in onlara kucak açıp barınacak yer ve yaşamlarını kazanacak toprak vermesi.
Teknolojiyi Reddeden Topluluk
Amişler sayı olarak az demiştik ama Batı toplumlarında ender rastlanabilecek bir nüfus artış hızına sahipler. Elizabettown Üniversitesi’nden Amişler uzmanı Donald B. Kraybill’in araştırmasına göre Amiş toplumunun yıllık nüfus artık hızı %4 gibi çok yüksek bir düzeyde. Her Amiş ailesinin ortalama 5-6 civarında, bazılarında ise 15’e ulaşan çocuğu bulunuyor ve hesaplamalara göre 2025 yılı civarında nüfuslarını iki katına yani 500.000’e ulaşmış olacak. Kısacası böylesine yüksek bir nüfus artışı nedeniyle Amiş toplumunun nüfusu yaklaşık olarak her 20 yılda bir 2 katına çıkıyor.
Amişleri diğer topluluklardan ayıran en sıradışı özellikleri ise nüfus artış hızları değil elbette. Onları farklı kılan, ABD gibi ileri teknolojinin yaşamın tüm alanlarında egemen olduğu bir ülkede yaşamalarına karşın teknolojiyi neredeyse hiç kullanmıyor oluşları. İnsan ilişkilerini ve toplumu bozduğuna, gerçek bir Hristiyan’ın Hz. İsa dönemimdeki gibi yaşaması gerektiğine inandıkları için elektrik, telefon, otomobil, bilgisayar, internet gibi çoğumuz için vazgeçilmez sayılabilecek hiçbir teknolojik yeniliği kullanmıyorlar. Ulaşım gereksinimlerini otomobil yerine “buggie” adını verdikleri at arabaları, ışık gereksinimlerini güneşin doğuşu ve batışı arasındaki zamanı değerlendirerek, iletişim gereksinimlerini ise yüz yüze görüşerek karşılamak Amişlerin tipik yaşam tarzı.
Bu düzeni korumak ve çocuklarının erken yaşlarda dış dünyanın olumsuz etkilenmelerini önlemek için ise Amişler temel ilköğretimin ardından çocuklarını devlet okullarından alıp kendi kilise okullarında eğitiyorlar. Onlara göre ABD eğitim sistemi karşı çıktıkları bir rasyonaliteyi çocuklarına aşılamaya çalışıyor çünkü. Öğretmenleri ise yine bu okullardan mezun olmuş çoğu 17-18 yaşlarındaki bekar Amish kızları. Kendi toplumları dışındaki insanları “Englishman” olarak adlandırıp onlarla olan ilişkilerini mümkün olduğunca asgari düzeyde tutmaya çalışıyorlar. Hepsi çok iyi İngilizce bilmelerine karşın kendi aralarında kullandıkları dil Pensilvanya Almancası.
Amişler günümüzde de inançlarına son derece bağlı biçimde yaşıyorlar. Kendilerine özel bir kiliseleri var ve ibadetlerini toplu olarak bu kiliselerde yapıyorlar. Her Pazar ayininden sonra topluluktan bir üyenin evinde toplanıp birlikte yemek yiyorlar. Pazar ayini dışındaki tüm ibadetlerini de evlerinde yapıyorlar. Yaşamın her alanında da inançlarının emrettiği kurallara uymaya çalışıyorlar. Yazılı bir kuralları yok ama “Ordnung” adı verilen bir kurallar silsilesi var.
İnançlarına bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmalarına karşın Amiş toplumu bağnazlıktan son derece uzak. Ne de olsa yeni dünyaya göç etmelerinin temel nedeni bağnazlığın geçmişte onlara yaşattığı acı. Öyle ki, 16 yaşına gelen çocuklarını dış dünyayı ve diğer yaşam tarzlarını tanımaları, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendilerinin belirlemesi ve özgür iradeleriyle bir sonuca ulaşmaları için tamamıyla serbest bırakıyorlar.
Her Amiş Kendi Yolunu Belirlemeli
Kullandıkları Pennsylvania Almancasında “dolaşmak” anlamına gelen “rumspringa” denilen bu dönemde gençler uyuşturucu, alkol, seks dahil istedikleri her şeyi serbestçe, sınırsızca deniyor ve yaşıyorlar. Sonra kendi tercihlerini yapıp isterlerse Amiş toplumuna geri dönüyorlar, isterlerse denedikleri bu yaşam tarzına uygun başka kentlere yerleşebiliyorlar. Geri dönenlerden ise, ki istatistikler gençlerin %93’ün geri dönmeyi tercih ettiklerini göstermektedir, Amiş toplumunun kurallarına uymaları bekleniyor.
Amiş toplumu, diğer Anabaptist topluluklar gibi, çoğu Hristiyan mezheplerin aksine doğar doğmaz vaftiz olayına karşı. Çünkü doğan her çocuğun masum olduğuna inanırlar. Kişi, yetişkin olduğunda ne zaman vaftiz olacağına kendisi karar verir. Ancak evlenmek isteyen her Amişin vaftiz olması zorunludur.
Günlük yaşam tarzları da oldukça sade sayılabilir. Örneğin kadınlar kesinlikle makyaj yapmıyor, mücevher takmıyor. Buna evlilik yüzükleri de dahil. Giydikleri uzun kollu ve tek parça etekler gösterişten uzak ve tek renk. Evlenene kadar başlarını siyah bir örtü ile kapatan kadınlar evlendikten sonra beyaz başörtüsü takmaya başlıyorlar. Erkekler de keza aynı şekilde sade giyiniyorlar: Sade renkli bir gömlek, yakasız bir pardösü ve bunları tamamlayan bir şapka. Evlendikten sonra ise sakal kesmeyi bırakırlar.
Amiş Toplumunda Evlilik
Evlilikler de yine Amiş toplumunun kendi içinde yapılıyor. 18 yaşını dolduran kızlar ile 20 yaşını tamamlayan erkekler eşlerini kendileri belirliyor ve ailelerinden izin alarak evleniyor. Yalnız burada da Ordnung kurallarına uymaları gerekiyor. Şöyle ki; bir Amiş ancak başka kendi cemaatinden ya da başka bir cemaat üyesi Amişle evlenebilir. Yabancı biriyle evlenmek kesinlikle yasak. Ayrıca ilk kuzenlerin evlilikleri de yasaktır, ikinci kuzen evlilikleri de sıcak karşılanmaz.
Evlenmeye karar veren Amiş gençleri rahibe veya rahip yardımcısına giderek o zamana kadar zina yapmadıklarını ve evliklerinin Ordnung kurallarına uygun olduğunu belirtirler. Eğer gençler evlilik öncesi seks yapmışlarsa ve bu durumu itiraf etme cesaretini gösterebilirlerse bazı değişiklikler olur. Gençler önce altı haftalık bir ceza ile önce günahlarının kefaretini öderler. Ve gelinin, normalde düğün sırasında giymesi gereken beyaz önlük ve göğüslüğü giymesine izin verilmez. Bir kadının düğünü sırasında giydiği beyaz önlük ve göğüslük öldüğünde de üzerinde olur. Dolayısıyla bir genç kız düğün gününde giydiği beyaz önlük ve göğüslüğün aynı zamanda kefeni olduğunu bilir. Bir tarım toplumu olmalarından dolayı da evliliklerin neredeyse tamamına yakını hasat mevsiminin sonunda yani sonbahar ya da kış aylarında gerçekleşir. Ve evlilikler ya Salı ya da Perşembe günü gerçekleşir.
Boşanma ya da doğum kontrol konusu da tıpkı Katoliklikte olduğu gibidir. Hiçbir gerekçe boşanma için yeterli bir neden değildir. Evlilikle başlayan bir birliktelik, ancak ölüm nedeniyle sona erebilir.
Amiş toplumunun temel geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. Makineleşmeye geçmedikleri ve dolayısıyla daha yüksek maliyetli olduğu için ürettikleri tarımsal ve hayvanlar ürünler diğer üreticilerin ürünlerine göre daha pahalı. Fakat daha pahalı olmalarına karşın neredeyse yok satıyor. Çünkü teknolojinin neredeyse tüm nimetlerini reddeden Amişlerin ürettiklerinin gerçekten organik ve doğal ürünler olduğunu bütün tüketiciler biliyor ve özellikle tercih ediyorlar. Kriz dönemlerinde bile fiyatları yüksek olmasına rağmen Amiş ürünlerine yönelik talepte bir azalma olmaması tüketicilerin onlara duyduğu güvenin en bariz göstergesi. Amişlerin bir diğer bir geçim kaynağı ise marangozluk. Tamamen el emeği olan bu ürünler toptancılar tarafından anında kapışılıp piyasaya sunuluyor. Çünkü bir malı değerinden fazla paraya satmanın günah olduğuna inanan Amişler ürettiklerini maliyetinden çok az bir farkla veriyorlar.
Amişleri ABD’deki diğer topluluklardan farklı kılan bir diğer özellik de, ABD gibi vergi sisteminin son derece sıkı olduğu bir ülkede devlete tek kuruş vergi vermiyor olmaları. Gerçi hükümet birkaç kez vergi alma girişiminde bulunmuş ama kamuoyu baskısı nedeniyle geri adım atmak zorunda kalmış. Vergi vermedikleri gibi herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna da bağlı değiller. Onlara göre en iyi sosyal güvenlik yöntemi, kendi toplumlarının kurmuş olduğu sosyal güvenlik sistemi ve aile kurumudur. Örneğin bir Amiş’in eve gereksinimi varsa hep birlikte karşılıksız imece usulü ona ev inşa ediyorlar. Genelde doktora gitmeyip doğal yöntemlerle tedavi oluyorlar ama gitmek zorunda kalanların tüm masraflarını da yine topluluk karşılıyor. Askere gitmedikleri gibi Amiş toplumu genelde sorunlarını kendi içlerinde hallediyor ve hiç bir suçu polise bildirmiyor.
Amişlerin toplumsal dayanışma anlayışını gösteren en güzel örneklerden biri belki de Amish Grace (Amiş Merhameti) adlı filme ve kitaba da konu olan yaşanmış katliamdır. Bu olayda Amiş toplumu dışından bir kişi, bilinmeyen bir nedenden bir Amiş okulunu basarak 5 küçük kız çocuğunu öldürür ve ardından intihar eder. Katliamın ardından bir araya gelen mağdur Amiş anneleri katliamı gerçekleştiren kişinin evini ziyaret ederek ailenin acısını paylaştıklarını ve yaşananların “sorunlarını çözmekte aciz kalmış bir Tanrı evladının talihsiz bir eylemi” olduğunu söylerler. Ayrıca katliamı gerçekleştiren kişinin ardında yetim bıraktığı çocukları için de bir yardım kampanyası başlatırlar.
Amişler belki de bu yüzden, bireysel kapitalizmin ve yozlaşmanın en vahşisinin yaşandığı ABD’nin en sıradışı toplumudur. Onlar her ne kadar teknolojiden uzak durup modern dünya için ilkel sayılabilecek bir yaşam tarzı benimsemiş olsalar da, çoğu uygar toplumlara ders verecek bir ahlak anlayışları vardır.
http://www.serenti.org/ilkel-bir-toplumdan-uygarlik-dersi-amisle
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.08.14 13:57 memegeneral25 Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan İsrail-BAE anlaşmasına tepki: Abu Dabi Büyükelçisini geri çekebiliriz

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Oruç Reis gemisine yönelik Yunan taciziyle ilgili "Dün böyle bir durum söz konusu oldu ve Kemal Reis gereken cevabı verdiler, sonra da onlar limanlarına çektiler. Devam edecek olurlarsa cevabını misliyle alacaklar" dedi.
Haberler Gündem 14.08.2020 - 13:54
Abone ol
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Hz. Ali Camii'ndeki cuma namazının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Erdoğan, "Oruç Reis'e saldıracak olursanız bedelinizi ağır ödersiniz dedik ve ilk cevabı aldılar" açıklamasının sorulması üzerine, "Dün böyle bir durum söz konusu oldu ve Kemal Reis gereken cevabı verdi, sonra da onlar limanlarına (gemilerini) çektiler. Eğer bu devam edecek olursa bunun cevabını misliyle alacaklardır. Bunları karşılıksız bırakmamız mümkün değildir. Akdeniz'de özellikle mesafe itibariyle en geniş mesafeye sahip olan ülke biziz. Diğerlerinin burada mesafeleri dahi yoktur. Şu anda ayın 23'üne kadar burada Oruç Reis çalışmalarını sürdürecektir" dedi.
Erdoğan, Batı Trakya'daki bir Türk köyünde Yunan askerlerinin tatbikatına tepki göstererek, "Batı Trakya'da soydaşlarımızın kabristanını silahla taradılar. Biz soydaşlarımızın dirisini de ölüsünü de yalnız bırakmayız, gereğini de vakti saati geldiğinde yaparız" ifadelerini kullandı.
İLGİLİ HABER Yunan askerlerinden Türk köyünde tatbikat İsrail ve BAE arasındaki anlaşma sorusuna ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, "Abu Dabi Büyükelçisini geri çekebiliriz" yanıtını verdi.
Erdoğan'ın açıklamaları:
Bizim sismik araştırma yapan gemilerimiz, sondaj gemilerimiz bu bölgede dolaşıyor. Ayın 23'üne kadar Oruç Reis çalışmalarına devam edecek. Sivil gemilerimize karşı yapılabilecek en ufak bir saldırıya da cevapsız bırakamayız. Dün böyle bir durum söz konusu oldu ve Kemal Reis gereken cevabı verdiler, sonra da onlar limanlarına çektiler. Devam edecek olurlarsa cevabını misliyle alacaklar.
Şansölye Merkel ile telefonda görüştük. 23'ünden sonra bir görüşme olacak. Benden sonra Miçotakis ile de görüştü. Miçotakis umarım Merkel'in belirttiği çizgiye gelmiştir.
MISIR'IN YUNANİSTAN İLE SÖZDE ANLAŞMASI
Mısır'ı anlamakta zorlanıyorum. Mısır bize istihbarat örgütüyle başka şeyler söylüyor. Yanlış anlaşılmalar var diyor. Şimdi bizim istihbaratımızla görüşmeler devam ediyor.
BATI TRAKYA'DAKİ TÜRK KÖYÜNDEKİ TATBİKAT
Batı Trakya'da soydaşlarımızın kabristanını silahla taradılar. Biz soydaşlarımızın dirisini de ölüsünü de yalnız bırakmayız, gereğini de vakti saati geldiğinde yaparız.
İSRAİL - BAE ANLAŞMASI
Bu süreçte Suudi Arabistan'ın da yanlış adımları var. Filistin'e yönelik bir adım yenilir yutulur bir adım değil. Ben de Dışişleri Bakanlığı'ma talimatı verdim. Abu Dabi yönetimiyle diplomatik ilişkileri askıya alabiliriz. Büyükelçi'mizi çağırabiliriz. Filistin'in hakkını asla yedirmeyeceğiz. kaynak
submitted by memegeneral25 to politicsturkey [link] [comments]


2020.08.08 14:35 sohbetvip Ücretsiz Sohbet Sitesi

En iyi sohbet siteleri içerisinde yer alan sohbet vip yani sohbetvip.net ile sizler de hoş dakikalar geçirebilirsiniz. Kolay bir şekilde yeni kişilerle tanışabilirsiniz. Yalnız kalan kadınlar ve erkekler, karşı taraf ile güvenilir bir şekilde tanışabilmek için genellikle “güvenilir sohbet odaları” şeklinde arayış içerisinde olabiliyor. Bu durum karşısında tercih edilebilecek en iyi siteler arasında bulunan sohbet.vip sitesi ayrıca son derece hoş bir görünüme de sahiptir.

En iyi Sohbet Siteleri

En iyi sohbet siteleri hangileri? Nasıl sohbet edilir? Nasıl chat yapılır? Öncelikle şunu söyleyebiliriz ki çok sayıda sohbet sitesi vardır. Fakat bize göre en iyilerden bir tanesi sohbetvip.net ‘dir. Bu site ile sadece bilgisayardan değil ayrıca cep telefonları aracılığıyla da sohbet etmek mümkündür. Bu sitede Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen kişiler bulunmaktadır. Amacınız yeni kişilerle tanışmak, doya doya sohbet etmek ise güncel sohbet sitesi bir tık uzağınızda sizleri bekliyor.
Ücretsiz Sohbet Sitesi
Bazı sohbet siteleri, sohbet eden kişilerden ücret talep edebilmektedir. Fakat sohbetvip.net ücretsiz sohbet sitesidir. Dolayısıyla bedava sohbet edebilirsiniz. Çok kolay bir şekilde bu site sayesinde sizler de farklı kişilerle tanışabilirsiniz. Mobil sohbet sitesi, bir tık uzağınızda sizleri bekliyor.
submitted by sohbetvip to u/sohbetvip [link] [comments]


2020.07.25 13:46 Aliskus Sub'ın ve Türk Incellerin durumu...

Eveeet, subreddit'inizin yüz karası ben, yine inanılmaz ihtilaflı ve sizi gömecek bir konu ile karşınızdayım. Ama bu sefer bana karşı çıkarken biraz daha insaflı davranırsanız sevinirim, zira bugün cake günüm :D (Karşı çıkacaksanız da sondaki kısmı okuduktan sonra çıkmanızı tercih ederim)
Anyways. Konu başlıktaki gibi, içinde bulunduğumuz konum. Bazı şeylerden şikayetçi olucam şimdi.
Öncelikle boyumu, statümü vb. söylediğimde bi gelip anamı sikmediğiniz kalıyor. Boyum uzun ve sosyal yaşantımda sıkıntı yaşamıyorum, evet. Bu, size bana küfür etme, hakaret etme beni aşağılama (!) hakkını vermez. Ve, bu sebeplerden incel olmadığım fikrine kapılıyorsanız, öncelikle sizin "incel" tanımını bi tekrardan gözden geçirmeniz gerekiyor. Bazılarımız inciğine cıncığına kadar bütün terimleri ansiklopedi gibi ezberlemiş ama daha incel'in tanımını yanlış biliyor.
"Incel, İngilizce istemsiz bekârlar anlamına gelen "involuntary celibate" kelimelerinin birleştirilmesi ile oluşturulmuş, kendilerini istemelerine rağmen romantik veya cinsel partner bulamamaları ile tanımlayan bir internet alt kültürünün üyelerini tanımlar." (wiki)
Yani gördüğünüz gibi boyun istediği kadar uzun olsun, istediğin kadar alfa ol, gene incel olabiliyorsun. Ben buraya gelip sizi incelemeye alan, aslında gerçekte incel olmayan biri falan değilim. Mit falan değilim aq. Şu yaşıma geldim bir kere bile kız arkadaşım olmadı. Cinsel ilişkiye de girmedim. Bunlar community'nin bir parçası olmaya yeterli sebepler.
Neyse fazla duyar kastım. Helal edin. Böyle bir giriş gerekiyordu.
Yine sub'un kitlesinin genel olarak yanlış anladığı bir algı, "herkes blackpill'ci olmalı!" algısı. Bak kardeş, yine tanımdan gidicez. Ne diyo orda? "kendilerini istemelerine rağmen romantik veya cinsel partner bulamama" diyo dimi? Yani burda herkes senin gibi "kızların amına koyayım ömrüm boyunca sevgilim olmayacak yalnız ölecem" demek zorunda değil güzel kardeşim. Burayı gayet diğer insanlardan fikir almak veya onlarla tecrübelerini paylaşmak için kullanabilirsin. Aaaa, bi bakmışsın, kendini geliştirmişsin, daha iyi bir insan olmuşsun, bunların yanında bonus olarak da kız arkadaşın olmuş. Aaa, incel değilsin artık. Güzel olmaz mıydı?
Asıl önemli part bura, buraya zıplayabilirsiniz >>>>>>
Son olarak.
Incel olmak, medenice tartışmaya engel, illa orospu çocuğu gibi ayı gibi konuşmayı gerektiren bir durum mu? Yani incel olunca adam gibi konuşulmuyo mu diğer insanlarla? böyle bir kural var da benim mi haberim yok? Subda bu şekilde onlarca insanla karşılaştım. Abi gerçekten bu kadar mı zor düzgün iletişim kurmak? Kabalaşmamak, insan olmak? Bu kadar mı zor aq? Adama kardeşim diyom "ben senin kardeşin miyim lan" diyo bana xd
Eminim gerçek hayatta bu şekilde iletişim kurmuyorsunuzdur insanlarla. Ama şayet öyleyse, kız arkadaşı bırak, insanlar 5 metre yakınına yaklaşabiliyosa yat kalk haline şükret derim xd

Uzun olduğu için özür dilerim, veya kabalaştıysam. Çok dolmuştum bir süredir.
Hadi kendinize iyi bakın.
submitted by Aliskus to turkincel [link] [comments]


2020.07.24 21:19 muya003 Bana göre Platonik aşk nedir

1-2 yıl önce lise son sınıfta içimi dökmüş olduğum bir metin belgesine denk geldim. Umarım okuyanlar için vakit kaybı olmaz...
Aşk
Bana göre aşk hayal kurmak demektir ve tanımadığımız insanlara aşık olabileceğimize inanırım. Bu duyguları tatmamış kimseler biriyle tanışacaklarına ve bu insanı ruh eşi olarak tanımlayabilecek kadar sevecekleri fikrine kaptırırlar kendilerini. Ne kadar yakınlaşırsa o kadar tatmin olacaklarına, tanıdıkça seveceklerine ve kimi zamanda duygularının karşılıklı olacaklarına inanırlar. Ayrılmaz bir bütün oluşturacaklarına ve yapbozun en önemli parçasını bulacaklarına. Uğruna her şeyi feda edilebilecek birini bulma çabasıdır onlar için aşk. Oysa aşkı yaşayan biri için ne kadar birçok durum benzer olsa da olayın temeli farklıdır. Daha önce aşık olmamış biri eğer sevmek istiyorsa aşık olmak ister. Fakat aşkın şarabından bir kadeh almış biri tekrar içmeyi pek istemez, bilir ki yalnızca sarhoşluktur bu. Gerçekliği yoktur ve sonu her zaman az çok hüsrandır.

Aşık olabilmek için birinde yalnızca birkaç tane hoşunuza gidecek ve dikkatinizi çekebilecek özellik olması, ayrıca onu bunlar dışında pek de tanımıyor olmanız gerekir. Dış görünüşü, fiziği, ufak bir mimiği veya ettiğiniz kısa bir sohbetin yanı sıra toplumun aykırı görüp hoş karşılamadığı bir davranışı sergilemesi gibi pek hoş gözükmeyen bir davranıştan da hoşlanabilirsiniz. Nelerden hoşlandığınızı siz belirler ve bilirsiniz. Aslıda tüm bunlardan biri bile yeterlidir. Üzerine biraz hayal gücü eklenince olay tamamlanır. Hani bir söz vardır ya ‘’aşk ota da konar b*ka da’’ , işte bu sözün doğruluğu da aslında savunduğum düşüncenin getirisidir. Çünkü aşık olacağınız kişiyi siz yaratırsınız, kişiliği yerleştirecek birini bulunca da onun kim olduğuna bakmazsınız. Köşeleri bulunmuş bir yapbozun ortasına istediğiniz resmi yaparsınız.
Küçük bir hoşlantı aşka sebebiyet verebilir. Aşık olmak ile hoşlanmak benzerdir fakat asla aynı değildir. Bunları ayıran tek bir ana neden vardır kendimce. Aşk zaman ister. Düşüncenizle yaratacağınız biri için haliyle düşünmeniz gereklidir. Fakat birinden hoşlanmak anlık olarak gerçekleşebilir.
Aşık olmak insanı oyalar. Bana göre güzel şeydir aşık olmak. Yapacak pek önemli şeylerim olmadığından ve günün büyük kısmını sıkılıp uyumaya çalışarak geçiriyor olduğumdan zaman geçirecek bir şeylerin hasretini çekiyor oluşum sevdirmiştir sanırım bana aşkı. Bir süre oyalanmış biri olarak fark ettim ki benim de eskiden öyle olduğunu düşündüğüm üzere toplumun büyük çoğunluğu aşkı sevmek demek zanneder. Hayali gerçek sanan bir çocuğa benzetirim toplumun bu algısı. En kolay anlaşılırından günümüzde boşanmaların artmasını da bu nedene bağlıyorum. Edebiyatta ve sanatta olan aşk tasvirleri insanların dikkatini çekiyor ve onları özendiriyor. Zaten aşık olmak isteyen kişiler ise en ufak ayrıntıları aşka çevirebilmeyi becerebiliyor. Daha doğrusu aşık olduğuna inandırmayı başarıyor kendisini. Bir vakit bu hayalinde kendi oluşturduğu yasalarla yargılıyor davranışları, fakat bir süre sonra zaman ilaç oluyor ve gerçekten tanıştırıyor çiftleri. Hayallerini yaşayamayan çiftler ise çareyi ayrılmakta buluyor. Sanatın etkisi inanılmazdır düşününce.
Peki biraz da şöyle düşünün. Bu eserlerin bir çok insan tarafından beğenilmesinin yanı sıra aslında bu eserlerde kahramanın aşık olduğu kişi sizde de çoğu zaman güzel bir etki bırakıyor. Kahramanla benzer bir hoşlantı yapınızın olduğunu varsaysak bile bu hipotezi başka eserlerde de geçerli olan aynı durum ve bu durumun başka kişilerde de yaşanması çürütüyor. Toplum aynı kişilerden hoşlanıyor ama o tür kişilikler pek bulunmuyor mu yani? Hayır, sanatçı eserinde kendi aşkını anlatır. İnsanlar benzer kişilerden değil benzer kişiliklerden hoşlanır. Sanatçının tasvirinde ki kişilik hoşumuza gider çünkü o da bir hayal ürünüdür. Ne kadar yaşanmışlıkları yansıtan bir eserin bunun önüne geçeceği düşünülebilse de özünde bu eserler ne kadar sıcaksa o kadar hayaldir. İnsanlar da cahilliklerinden ötürü aşk edebiyatını güzel görünce aşkın ilişkinin son basamağı olduğunu sanıyor ve evliliklerine olanak kolaylığı sağlıyor.
Daha önce birine aşık olduğum için şanslıyım. Duygularımı yalnız yaşamak ağır gelmeye ve içimi kemiren eksiklik hissi beni rahatsız etmeye başlayınca onunla konuştum. Arkadaşlığımız bana birçok şey öğretti ve bu süreçte bir şeyleri anlamamı sağladı. İlk başlarda hoşlantımı aşk olarak tabir etmek yerine sevgi olarak değerlendirirdim. Ben de o zamanlar birçok insan gibi aşkı Nirvana olarak görüyor ve tanımadığım birini bu denli seveceğime inanıyordum. Kendimi aldattığımın farkına varma şerefine nail olduğuma mutluyum.
Söyleyeceğim şu ki; amacınız birinin sevmek değil, onu tanımak olsun. Pek çok insan sevebilir fakat çok az insan tanır. Bakınız ki isimlerini tarihe kazımış olan en büyük aşıkların aralarında engelleyici faktörler vardır. Kiminin aileleri kavgalıdır, kimini vermezler sevdiğine, kimi ise dağları deler kavuşmak için. Anlatacağım üzere aslında bu engeller özel kılar onları. bu engeller aşık eder onları. Ne yeterince tanıyabilirler birbirlerini, ne de uzak kalabilirler birbirlerinden…
(aşka bir örnek de kısaca kendimden vereyim ->)
Elma Çiçeği
Onu ilk gördüğüm gün sınıfa yeni gelmiş ve daha hala uyku sersemliğimi üstümden atamamış şekilde sıramda oturuyordum. 11. Sınıfın ilk yarısıydı. Kapıdan ders defterini vermek için nöbetçi öğrenci kılığında sınıfa girdiğinde bende kanıp kalbime almıştım onu. Berrak suya düşen bir damla mürekkepti ve henüz daha yayılmamıştı tüm kalbime. İçimden yalnızca ‘’tatlı kızmış’’ dedim. Tüm (kriterlerime) uyuyor gibiydi ve hayalimde ki kişiliği yerleştirmek için mükemmeldi. Fark bile edilemeyen ufak kıvılcım düşmüştü işte o gün baruttan kalbime. Pek önemsemedim bakarsanız bunu. Daha önce de çıkan birçok kıvılcımın tümünü zaman kolayca söndürmüştü. Gün boyu da aklımın ucundan dahi geçmedi dürüst olmak gerekirse. Fakat her şeyi ayarlayan kozmik bir güç tarafından olsa gerek son ders birden gelivermişti aklıma ve kendimi onu bekler halde bulmuştum. Kapı açıldı, defteri aldı ve kapı kapandı. Tüm bunlar olurken ise gözüm hiç şaşmadı ve göz kapaklarım hiç kapanmadı. Benimkisi saf bir duyguydu, yalnızca biraz heyecan arayan maceraperest birine ait duygu ve eylemler. Geçen birkaç gün boyunca arada sırada aklıma gelir oldu. Bazen evdeyken düşünüyordun, bazen okuldayken etrafıma bakıyordum belki onu görürüm diye. Fakat bunları nadiren yapıyor ve nedenini biraz da can sıkıntısına bağlıyordum. Geçen birkaç hafta sonunda artık onun için teneffüse çıkıyor, onun için kendime bakıyordum. Odak noktam pek zaman oydu ve birilerinin adına seslenmesi için sabırsızlanıyordum. Birkaç ay sonra sosyal medya hesabına eriştim. Zamanla artık onun sapığı olmuştum. Okulda, evde, sokakta, ailemleyken, arkadaşlarımlayken ve özellikle yalnızken aklımdan çıkmaz olmuştu. Uyurken de rüyalarımda özletmiyordu kendini. Çok garip değil mi? Henüz hiç konuşmadığım, sesini bile duymadığım ve kim olduğunu bilmediğim biri uğruna şiirler yazmak, hayaller kurmak, üzülmek ve sevinmek, fotoğraflarıyla uyumak. N’aparsınız, bilmiyordum ki aslında onun fotoğraflarını sevdiğimi. Tüm bu beklenmedik davranışlarım sonucunda bendeki garipliği ve çaresizliği fark eden birkaç kişi yardım etmeye çalıştı. Sosyal medyadan da birçok arkadaş edindim, kimiyle hala konuşurum. Beni ona bağlayan tek şey aslında kendimdim. Kimi arkadaşım ‘’kız güzel değil ki’’ derken kimisi ‘’yakışıyorsunuz, o da sen gibi biri’’ diyor ve iki durumda bana özel hissettiriyordu. İlk zamanlarda biraz dedektiflik yapmak uğruna indirdiğim okul deneme sıralaması listesinde de ‘’kesin budur’’ dediğim kişi çıkması gibi ufak tesadüfler beni iyice esir ediyordu. Yalnızca ufak kıvılcımlar gerekliydi, ateş yakmak ve hatta yangın çıkarmak konusunda üstüme yok gibi görünüyordu.
Ufak tefek konuşmalar, ağır ergen tavırlar ve hasretle geçen bir yılın ardından ondan hoşlandığımı belirttim. Evet uzun sürdü bunu söylemem. Önceleri utangaçlık sanıyordum, uzun süre de utanmıştım aslında. Zamanla cesaret toplamamla da bu durum değişmeyince anladım ki aslında bunu belirtip durumu değiştirmeyi ve her şeyin içine etmeyi istemiyordum. Amacım toplumca ‘’sevgili’’ olarak adlandırılmak falan değildi. Arkadaş olmaktan başka bir şey istemiyordum hayallerimin ötesinde. Konuşmamamın nedeni ise ya elimin ya da kalbimin boş kalacağı korkusuydu. Uzun süre onu ulaşılmaz görmüştüm ve hayallerimle kendimce mutluydum. Bir şeyleri değiştirmek ve olayı bozmak istemiyordum. Tüm bu hayallerden sıkıldığım ve biraz nesnellik aradığım bir gün belirsizlikleri yok etmem gerekti ve yazıverdim ona. Çok korkuyordum yazacaklarından. Korkum reddedilmek değildi, aksine kabul edilmekti. Bu kadar kısa sürede beklentilerimi ve hayallerimi boşa çıkarabilecek olmasından korkuyordum. Fakat ne mutlu ki mantıklı bir tepki aldım, bu beni neşelendirdi. Tek eksik taraf anlaşılmamış olmamdı fakat bunu üstesinden gelecektim. O zaman söze ‘’senden hoşlanıyorum’’ diyerek girmiştim. Bu yanlış değildi, ‘’sana aşığım’’ diyerek girseydim daha beter olurdu sanırım. Ben bile yeni anladım aşkı, ondan anlamasını beklemek yanlış olurdu. Bana aşkı öğretti o. Kurulabilecek en güçlü bağın ve olunabilecek en güzel şeyin yalnızca dostluk olduğunu anlamamı sağladı. Başka hiçbir şey olmayacaksa bile bana bu ayrımları öğrettiği, aşkın tadını tattırdığı için ona teşekkür ederim. Şimdilerde hala hoşlanıyorum, eskisinden hemen hemen daha fazla hem de. Fakat artık aşkım söndü. Bundan sonra da zor olurum. İlk gerçek aşkımın güzel bir insana denk gelmiş olmasına mutluyum. Ondan bir beklentim yok. Konuyu kendi içimde halledebilmem için iki yolum var gibi; Ya konuşacağız ve hayallerimden uzağa taşıyabileceğim onu, ya da zaman onun resminin üzerine tozlarını dökecek. Belki gerçekten sevebilirim onu şu an pek mümkün gözükmese de. Her ne olursa olsun beni bilinçlendirdiği ve değişime uğrattığı için ondan memnunum. Benim için bir zamanlar en önemli şey olan okulda bile bir dönem ortalamamı takdirden düşürecek kadar beni düşündürdüğüne minnettarım. Artık onu olduğu şekilde görüyorum.
Sevgiler…
submitted by muya003 to KGBTR [link] [comments]


2020.07.19 06:26 Cratix16 Neden Erkekler İntihara Eğimli?

Neden Erkekler İntihara Eğimli?
.
Dünya üzerinde yaklaşık her yıl 750 bin kişi intihar ediyor. Bunların büyük çoğunluğunu ise erkekler oluşturuyor.
.
Kadınlara erkeklere göre daha fazla depresyon tanısı konuyor. Kadınlar erkeklere göre daha fazla intihar girişiminde bulunuyorlar. Ancak erkekler intiharlarını gerçekleştirmede daha başarılılar.
.
Peki neden?
.
Temel unsurlardan biri iletişimdir. Kadınlar sorunlarını paylaşmaya isteklidir ancak erkekler sorunlarını kendilerine saklama eğilimindeler.
.
Nesiller boyunca birçok toplumun erkekleri “güçlü” olmaya teşvik ettiği ve duygusuz olarak yetiştirmeye çalıştığı açıktır.
.
“Erkeklere 'bir erkek ağlamaz' denilerek duyguları bastırılır.
.
Çok genç yaştaki erkekler duygularını ifade etmemeleri için şartlandırılır, çünkü duyguları ifade etmek 'zayıflıktır' denir.
.
Ayrıca erkekler ruhsal sorunlarıyla ilgili tıbbi ve psikolojik yardım almaktan çekinirler.
.
Erkeklerin çoğunluğu problemlerinin farkındadırlar ancak yardım istemekten çekinirler.
.
Psikolojik yardım istemek yerine erkekler “kendi kendilerine ilaç verirler."
.
Erkekler arasında alkol,sigara ve uyuşturucu kullanımı kadınlara nazaran iki kat daha yaygındır.
.
Bu maddeler erkeklerin hissettikleri sıkıntıyı azaltmış gibi görünüyor olsa da depresyonu daha da derinleştirir.
.
Erkeklerin bir diğer problemi ise işsizliktir.
.
2015 yılında yapılan bir araştırma, işsizlikteki her %1'lik yükselişin intihar oranını % 0,79 arttırdığını ortaya koydu.
.
Mali durum hakkında endişelenmek veya bir iş bulmaya çalışmak, zihinsel sağlık sorunlarını daha da kötüleştiriyor.
.
Yaşıtlarımızla karşılaştırıldığında kendi mali olanaklarımızı yargılıyoruz ve ekonomik olarak onlar kadar başarılı olmak için çalışıyoruz.
.
Erkeklerin intiharına sebep olan bir diğer faktör ise yalnızlık duygusudur.
.
Yapılan araştırmalar erkeklerin kadınlara göre kendilerini daha yalnız hissettiklerini ortaya koymuştur.
submitted by Cratix16 to kopyamakarna [link] [comments]


2020.07.15 10:10 vez_ko Röportaj #2 u/Bayezido29

Sizlerin gönderdiği sorularla bu röportajın konuğu u/Bayezido29. Bir sonraki röportajda görmek istediğiniz reddit kullanıcısını lütfen yorumlarda belirtiniz.
+Evet Bayezido29 öncelikle hoş geldin.Hazırsan sorulara başlıyorum.
-Başla.


+Siyasi görüşlerine karşı olan subredditlerden banlanman hakkında ne düşünüyorsun?
-Tabi herkes kendi çiftliğinde ötsün diyenlerle son zamanlarda rastlıyorum. Bu zihniyet tuhaf. Kurallara aykırı davranmamama rağmen perma yediğim sublar var. Maalesef ki bir tanesi de bu sub :/ Umarım bu durum son bulur.


+Kurallara aykırı davranmadığını ve buna rağmen subredditlerden banlandığını söyledin fakat aynı eylemi kendi subredditinde kuralları çiğnemeyen kullanıcıları size cevap vermesine izin vermeden direkt neden banlıyorsunuz?
-Kendi subumda Kural ihlallerine ban veriyorum yalnızca, hakaret varsa, asılsız bilgi varsa, küfür varsa vs vs. Ancak bu subda da gördüğüm bir iftiradan da bahsedeyim; birisi bizim subda yorumlara Kadir Mısıroğlu hakkında iftira ve hakaretlerin bulunduğu bir yazarın yazısını atmış, ben de buradaki hakaretlerden dolayı perma verince adaletsizlikle suçlandım, lakin o posta attığı başka bir yorum daha var, ona da isteyen göz atabilir (paragrafı sildim), orada ihanetle, hainlikle suçlamış, ben de o iftiraya bizzat kendisinin verdiği cevabı attım ona. Ayrıca yine bir haksızlığımız varsa bana belirtebilir herkes. Kontrol ederim.


+İdeolojin nedir?
-Bir Müslüman olarak dinimle tamamen paralel bir ideoloji olmadığından dolayı sadece "İslam" diyebilirim.


+İlgi çekmek mi istiyorsun yoksa bir troll musun?
-İlgi çekmek isteğim asla olmadı, redditi diğer gençler gibi düşüncelerimi paylaşmak için kullanıyorum. Trollükle alakası da yok, bu son zamanlarda sık kullanılan yaftalama ifadesi sadece, değer kıymet bile vermiyorum.


+Reddit'de linç yemene rağmen neden hala reddit'de bulunuyorsun?
-Tabi Reddit'in ortamı belli, ben de burada farklı bir cephe başlattım. Linç yemem çok normal ama bu vazgeçeceğim ya da gideceğim anlamına gelmiyor. Reddit en sevdiğim sosyal medya platformu.


+Siyasal İslamcı bir tutum uluslararası siyasette etkili olabilir mi?
-Siyasal İslamcılık, uluslararası rekabete artarak olup, dış pazarı iyi yönetmeyi gerektirir. Tabi çok ayrıntılı bir konu, siyaset konusunda İslamın uygunluğu aranması gerekir. Ancak bu konunun bilinmemesi, tamamen eğitim sorunumuza dayanıyor. Her türlü siyaset ideolojisini, ekonomi ideolojilerini gören gençlerimizin bu konular hakkında zerre bilgisi yok ve hakkında atılan uydurmalara kanıyor. Bunda devletin de suçu var tabi, bu konuda benim gibi gençlerin eğitim görmesi gerekir.


+Ayasofya'nın ibadete açılması hakkında ne düşünüyorsun,ekonominin gidişatını geri plana atmak için mi yapıldı,gelecekte gerçekleşecek olan seçimlerin olası sonucunu etkilemek için bir politik hareket olduğunu düşünüyor musun?
-Açık söylemek gerekirse Ayasofya'nın başından beri ibadete açılmasından yanaydım. Bu genel olarak Müslümanların istediği bir şeydi. Hakkında antlar bulunan ve atamızdan emanet olan bu değerli sembolü hakkımız gereği cami yapmamız yerinde ve gayet normal bir hizmet. Ancak bu konu siyasete alet edildi, politik bir konu değil, tabi işin illa politik yanları var ama bunlar bu konuyu siyaset konusu yapmıyor. Bu konunun siyasete karışmasında herkesin hatası var (yani her partinin) ama uzun süredir planlanan ancak şiddetle karşı çıkılan bir durumdaydı bu hizmet. Bu zamana nasip oldu ve açıldı, çok şükür. Vesile olanlardan Allah razı olsun, vesselam.


+Netflix ve sosyal medya uygulamalarının kısıtlaması kanunu hakkında ne düşünüyorsun?
-Yani gençlere muhalefet çok gaz verdi bu konuda maalesef, herkes kapatılacak diye sövmeye başladı, alınan kararlar bence uygun, Fransa sosyal medya suç yasasında bulunan hükümler ve zaten kalıplaşmış hükümler, devlet sosyal medya denetiminde (denetim devletin genel sorunu) hassastı ve zayıftı, simdi taşlar yerine oturdu. Gayet uygun ve olumlu bir karar.


+Ne iş yapıyorsun?
-Öğrenciyim, Kendi ilimdeki Fen Lisesinde son sınıfım, ek olarak aralıklarla fırsat buldukça işte çalışırım (İnşaat, bahçe işleri vs.)(Avare adam değilim) :D


+Röportajı akşam üzeri yapmamızı istemiştin inşatta çalışacağını söylerek. İnşaatta çalışmana rağmen ülkenin ekonomisini,doları,enflasyonu ve işsizliği nasıl yorumluyorsun?
-İnşaatta hobi olarak amcamla harçlık amaçlı çalışıyorum, maddi durumum idare eder, kimseye muhtaç değiliz. Ancak ekonomide piyasadaki büyümeyi es geçerek yanlış bir eleştiri anlayışıyla kimse ekonomiyi eleştirmemeli, bu ön yargı olur, tanı hatalar kusurlar var, Türk lirası konusunda, dediğin gibi enflasyon konusunda, işsizlik konusunda ise devlet kendi işsizlik yapıyor. Öğrenciler sayılmasa da ev hanımları işsiz sayılıyor. Bunlar Avrupa'da sayılmaz. Ekonomi yalnızca dolara bağlı değil, mesela gezi olaylarında rakamsal mânâda piyasada Türkiye ekonomisinin rakamları çok düştü, ama dolar 2 kuruş arttı, devlet 1,5 milyar borca girdi. Şimdi dolar iki kuruş arttı diye hiçbir şey olmamış mı oluyor? Yani bu konuda ön yargılar var ama devletin de hataları çok. InşAllah hata yapılan konularda da düzenlemelerle gelişmeler yaşanır ve piyasadaki gibi büyüyen bir ekonomi oluruz.


+Son seçimlerde kaybedilen büyük şehirler hakkında düşüncelerin nedir,Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaşı başarılı buluyor musun?
-Ekrem Imamoğlu'nu fazla söz konusu edip hükümet de yanlış yapıyor, hatalarını söze getirip coşartıyorlar, tabi Istanbul genel olarak kötüye gidiyor bu sabit ama devlet bu konuda biraz sakin kalmalı, Istanbullu görecek zaten en sonunda herkes sakin olsun, Tevfik yeterli sen niye giriyorsun konuya .d
Mansur Yavaş da Ankara'da bir miktar iyi hizmeti var, ancak Ankara da genel olarak kötüye gidiyor. Hizmet konusunda eksikleri çok, ancak halkın Akp'ye husumetinden yeni adam görmek istemelerine bağlı, halk "Yine kontrol akpde olsun" dercesine meclislerde akp çoğunluğu sağladığı için akla ziyan icraatlar geçmiyor. Akp bu belediyeleri bir nebze kurtarıyor diyebiliriz.


+Zamanında Erdoğan'ın iki yaveri şimdi de muhalifi olan Ali Babacan ve Davutoğlu hakkında ne düşünüyorsun?
-Fetö terör örgütünün akp içine girip kullandığı büyük kozlar. Fetö açıkça amerikaya bağlı ve amerikanın istekleri doğrultusunda adamlarını yönetiyor. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu bu konudaki baş oyun taşları, bunlar akpyi bölüp dindar yaygarasıyla oy toplama ve chp ile de organize olup, sonuç olarak yine akpyi devirme oyununa alet olmuşlardır. Bunların rezaletini görmeyip gelecek partisine vs kayanlar var gerçekten. InşAllah bu plan tutmaz.


+Akp gençlik kollarına üye misin?
-Hiçbir partiye ya da cemaate bağlı değilim, akp gençlik kollarının benim yaşadığım şehirde bir kurumu vs var mı onu bile bilmiyorum.


+Diyelim ki AKP kaybetti sokağa çıkıp RTE’yi savunur musun?
-Savunurum, lakin sokağa çıkıp değil (.d) Ki şuan hükümet onlarda diye savunduğum falan yok, zaten akpyi ne olursa olsun savunan biri de değilim, ancak hakkında atılan iftiralara vs. karşı çıkan biriyim, hatalarını da bir çok kez dile getirmişliğim var zaten.


+Uslanmaz bir "TAYYİPÇİ" misin,başka bir partiyi benimseyebilir misin?
-Dediğim gibi uslanmaz ve eleştirmeyen bir yapım yok, eleştiririm lakin "Fetöcü akp" "Terörist akp" "yıkımcı akp" gibi söylemlere şiddetle karşıyım ve aksini yalansız bir şekilde savunurum.
Tabi ki de akp dünyadaki tek ve en iyi parti değil, daha iyisi, daha çok hizmet edecek ve daha samimi bir parti olursa başka partiye daha yakın olabilirim. Dediğim gibi akpli sayılmam tamamen, ancak yakınım.


+Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'ye yararları nedir?
-Burada 21 yılı ya da onun İstanbul dönemini filan anlatamam, lakin şunu söyleyeyim ki Türkiye Cumhuriyetini şuana kadar en çok geliştiren ve en çok hizmet eden bu şahıs ve partisi, ekibidir.


+Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra başa gelmesi gereken kişi kimdir?
-Şuanda bir erken tahmin yapamayacağım, ancak RTE'den daha iyileri, daha zekileri, daha ilerici olanları dolusuyla var, bunları önce kendini keşfetmesi, sonra bu işe başlaması, sonra da halkın bunu keşfetmesi lazım. Ancak daha ne vatanseverler var, daha ne siyasetçiler çıkacak bir gençliğimiz var.


+Ak parti iktidarının muhalefete saygısızlık ederek,kendi fikirlerine uymayan ya da kendisiyle uzlaşmayan kişileri terörist,fetocu veya vatan haini diyerek nitelendirilmesi hakkında ne düşünüyorsun?
-Aslında bu tam olarak böyle sayılmaz. Muhalefetteki fetöcüler bir bir açığa çıkıp kendini belli ediyor, bu doğru ama akpliler bunların tümünü bu yüzden yargılamıyor. Mesela referandumda "Hayır" diyenler fetöcü haindir, ya da teröristtir diyen birileri var sanırsam akp cephesinde, yalnız bunu tüm akpye yığmak da doğru değil. İşin doğrusu, hayır diyenlerin arasında fetöcüler, teröristler var diye, tüm hayır diyen vatandaşlar da mı terörist fetöcü oluyor. Bu cok saçma, ve soruda belirtildiği gibi de saygısızca, ancak bunu yapanlara ithafen bunu söylemeli, yoksa eleştiri hedefinin yaptığını yapmış olursunuz.


+15 Temmuzda nerede ne yapıyordun?
-O zaman evdeydim ve gece o saatlerde tam uyumak üzereydim televizyonun başında ailemle, darbe olduğunu öğrendim her kanalda yayınlanmasıyla, velilerim derhal meydana çıktı ve ben de kardeşlerime göz kulak olmak için evde kaldım, sonraları beraber çıktık zaten meydanlara ama benim yaşadığım küçük şehirde bir olay yaşanmadı.


+T.C tarihinde ülkeyi en iyi yöneten kişi kimdi?
-Tarihini ve bugünü sayarsak Rte demek zorundayım, gelişme durumunu göze aldım.Yakın tarihten kasıt ise Turgut Özal diyebilirim.


+Ezanlar Türkçe okutulmalı mıdır?
-Ezanlar Türkçe okutulamaz. Her şey asılıyla güzeldir ve aslından çıkarılmamalıdır. Aksi hatadır.


+Laiklik hakkındaki düşüncelerin nelerdir,devletin dini olur mu?
-İslam toplumsal kurallar ve kısıtlamalar içermektedir. Islam bize devlet hükümleri konusunda da belli sorumluluklar ve kısıtlamalar getirmiştir. Islam bütün olarak kabul edildiğine göre, laiklik Islama ters düşmektedir.


+Ülkede şeriat olmadığı için kendini rahatsız hissediyor musun?
-Evet, kendimi rahatsız ve sorumlu hissediyorum. Benim sorumluluklarımdan biri de ülkemde Şeriat ile hükmedilmesidir. Ancak bu konuda öncelikle ön yargılar silinmeli, gerekli eğitim verilmeli, maalesef de bu konuda çok geriyiz


+Lgbtq hakkında ne düşünüyorsun?
-Lgbt her haramın da olduğu gibi bir sapkınlık türüdür. Nasıl zina haramsa, cinayet, tecavüz haramsa bu da toplum ahlakını bozan, kişi ahlakını da yerle bir eden bir haramdır. Toplumsal yanına bir örnek vereyim, mesela hayal edin ki "Love is love" hisler serbesttir ilkesinden yola çıkılarak bu normalleşiyor ve propagandalarına, gösterilerine vs. izin veriliyor, böylece haram normalleştirilmiş, toplumun ahlaki çöküşü de hızlandırılmış oluyor, sonuçta bu eşcinselliğin normalleştirilmesinin devamında ölü sevicilik, pedofili ve diğerleri de yine aynı ilkelerden dolayı serbestleşiyor ve yaygınlaşıyor, bu durum toplumsal bir çöküştür ve kıyameti getirecek azabın baş sebeplerinden olacaktır. Işte bu yıkımın yaşanmaması ve toplumsal ahlakın korunması amacıyla Islamın yasak kıldığı bu haramın yayılmasına, propaganda ve yaygarasının yapılmasına bir Müslüman olarak kesinlikle karşıyım.


+Çocuk evliliklerini doğru buluyor musun,bu konu hakkındaki düşüncelerin nelerdir?
-Önceki cevabımda belirttiğim gibi yine toplumsal yıkıma uğratacak bir bela olduğunda aynı şekilde karşıyım. Eşcinsellikle ilgili görüşümle aynı görüşteyim.


+Çocuğun eşcinsel olsa tepkin ne olurdu,çocuğu eşcinsel olan evebeyinlere ne tavsiyede bulunursun?
-Gerekli psikolojik, ruhsal desteği versinler, uzmanlara götürüp bu sapkınlıktan kurtulmasını sağlasınlar. Çözülmeyecek bir sorun değil, ben de bunları yapardım. Sert tepki uygun değildir, geri tepebilir.


+İleride oğlun baba ben ateist oldum derse ne yaparsın?
-Tabi ki yine sakin ve düstürlu bir biçimde Islamı anlatırım, bu eğitimsizliğin sonucudur, gerekli eğitimi (bundan önce aldırmadığımdan belli) almasını sağlarım ve bu konuda daima baş danışmanı olurum. Ancak inşallah oğlum ya da kızım aklı başında ve araştırmacı bir yapıda olurlar da böyle sapkınlıklara düşmezler.


+İleride siyasete atılmayı düşündün mü hiç?
-Yani siyasetin içi pek temiz değildir, yalan dolan, başkasının üstüne basarak büyüme (ancak bu şuan ilerlemek için bazılarının sınandığı durumlar) yani bana göre değil diyebilirim şimdilik ama belli olmaz.


+Ak partiyi yerden yere gömen u/KumuriBey'i neden mod yaptın?
-Kendisini tanıyan ve bilen biriyim, kendisiyle konuşup anlaştık ve verdim.


+Sevdiğin kadın kapalı değilse evlenmekten vazgeçer misin?
-Hayır tabi ki, gönül bu (tabi yanlış anlaşılmasın nefsani arzuları kontrol etmek ve haram kısımdan uzak kalmak önemli) ille konabilir. Bu ayıp değil, böyle bir şey düşünmem, evlilik gönül birlikteliğiyle olmalı açık kapalılıkla değil.


+Türkiye'de yaşamanı sürdürmek yerine bir Avrupa,Amerika veyahut Arap yarımadasındaki bir ülkede yaşamak ister miydin?
-Hayır, çünkü ben memleketim için çabalamak istiyorum, (başka ülkelere gurbete giden bazı kardeşlerimi müstesna tutarım) ziyaretler olur ve olacaktır, bu doğal bir şey, yalnız başka ülkede kafamı koyup yan gelip yatmak istemem açıkçası.

+ turkey ve svihs hakkında ne düşünüyorsun?
-Ben ilk linçimi turkey de yedim, ama ortamını bilmeme rağmen bu kadarını tahmin etmezdim. Dini bir konu açılmıştı, Islama iftira atılıyordu (ingilizce şekilde) ve ben de aksini söyleyip reddettim, sonrasında dolusuyla insanla bu konular hakkında çok uzun bir tartışmaya giriştim, bu kadar fazla tepki alması zoruma gitmişti ama ingilizce uzun uzun tartıştığım bir çok kişi olmuştu, kendilerinde kaldı iftiraları o ayrı ama ilk olması açısından şaşırtmıştı.
svihs konusunda ise zaten Islam karşıtı bir sub, benim islam da yahudiler hakkında yazdığım kısa bir yorumu da kullanmaları hoşuma gitmemişti, zaten tuhaf bir şekilde hedef gösterdikleri birkaç post vardı, bunlarda da birçok tartışma vs yaşandı ama bu tür sublar çoğunlukta, benim deliler diye bir sub kurmam da buradan çıktı.

+Kadir Mısırlıoğlu'nun en sevdiğin sözü?
-"Aziz gençler, haddinizi bilin, hakkınızı da bilin! Ezik olmayın! Siz bir Cihan Imparatorluğu'nun varisisiniz! Dünyaya o gözle bakın!"
Bir çok sözü var ama en çok hoşuma gidenlerden biri bu.


+Necip Fazıl Kısakürek'in en sevdiğin şiiri ve neden sevdiğin?
-Kaldırımlar, kendisi zaten kelimelerle adeta oynayan ve müthiş bir ustalıkla dizen bir şairdir, fikir adamıdır. Sevdiğim yanı ise diğerlerinde farklı gördüğüm edebi ve ruhsal dokunuşlar.
Tabi şiir bu herkesin görüşü sevdiği düşündüğü başka olabilir. Nazım da değerli bir şairdir mesela.
*Nazım Hikmet


+Müslüm Gürses dinlerken kendine jilet çektin mi?
-Güzel bir soru, ancak pek dinlemem bu tür müzikler, dinlediklerimi de beğendim, içinde de yaşıyor gibi söylüyor. Jilet ise kullanmam .d


+Menemeni yumurtalı mı yersin yumurtasız mı?
-İkisini de severek yerim .d


+En sevdiğin PS4 oyunu?
-Pek oyuncu da değilim fakat Ps4 'de GTA5 diyebilirim. Oynadığım az oyun var ve sevdiğim 4 oyun oldu küçüklükten beri, Mound and Blade, GTA, PES ve Age of Emires.


+Röportajımız burada son buluyor.Katıldığın için çok teşekkür ederim, son olarak bu soruları sana gönderen kullanıcılara ne söylemek istersin?
-Tabi ki, aslında söylenecek çok şey var fakat kısaca bahsedeyim. Dini konularda araştımanız için her türlü kaynağı irdeleyip tartışan Youtube kanalı 'Kafile'yi, dini konularda sorularını bu kanalın düzenlediği yayınlarda vs sorabilirler ve "Kırmızı Asa" serisini, onun analizlerini, soru cevaplarını, canlı yayınlarını izleyebilirler. Ancak ısrarcı olup inatlaşsınlar ki bu tahkiki imana girmelerine vesile olsun. Siyasi müesseselerde ise her fikirden haber sitelerini takip etmeleri yeterli aslında, ama bir çok gazeteci de dahil. Görmelerine yetecektir. Tarihi konularda bir çok tarihçi var, mesela tarih okumaktan sıkılan kardeşlerime Yavuz Bahadıroğlu'nun tarihi romanları iyi gelir. Sonrasında belgeli kitaplara yönelip öğrenme devrine geçsinler, bu konuda da mesela yine Yavuz'un Resimli Osmanlı Tarihi kitabı iyi bir özet, Selçuklu Sultanlarının biyografi serileri, eski dönem tarihi konularına baksınlar, yakın tarihte de doğrudan kaçmayacak olan kardeşlerim Belgelerle Gerçek Tarih'i okuyabilir. Yakın tarih konusunda tek kaynak Kadir Mısıroğlu değil, Çamdarlı da var. Bardakçı'yı da okuyabilirler, ya da Anapalı'yı. Sözü daha fazla uzatmadan, öncelikle ben teşekkür ederim, hepinize saygı ve selamlarımı iletip hepinize esenlik dilerim.
*Çandarlı



önceki röportaj
sonraki röportaj
Bir sonraki röportajda görmek istediğiniz kişileri lütfen yorumlarda belirtiniz.
ShitpostTC Moderation Team
submitted by vez_ko to ShitpostTC [link] [comments]


Aleyna Tilki YALNIZ ÇİÇEK ft. Emrah Karaduman - YouTube Yalnızca En İyi Arkadaşların Anlayabileceği 10 Durum - YouTube Yalnız ve Kedili İmajını Sarsacak 5 Durum  Pelin & Anıl ... WhatsApp Durumları #36 AysegülAldinc GökhanTürkmen Durum Leyla Ayşegül İnci - Yalnız Kahvaltı

Altınordu Belediyesi testleri pozitif çıkan vatandaşları ...

  1. Aleyna Tilki YALNIZ ÇİÇEK ft. Emrah Karaduman - YouTube
  2. Yalnızca En İyi Arkadaşların Anlayabileceği 10 Durum - YouTube
  3. Yalnız ve Kedili İmajını Sarsacak 5 Durum Pelin & Anıl ...
  4. WhatsApp Durumları #36
  5. AysegülAldinc GökhanTürkmen Durum Leyla
  6. Ayşegül İnci - Yalnız Kahvaltı
  7. Dancing Polish Cow at 4am 1 hour version - YouTube

Yalnızca En İyi Arkadaşların Anlayabileceği 10 Durum Onedio. Loading... Unsubscribe from Onedio? ... Zeki Kadınların Yalnız Olmasının 7 Sebebi - Duration: 4:15. Onedio ... Sadece yalnız yaşayanların mı kedisi olur? Pelin, Anıl ve Şakir'den bu imajı sarsacak 5 durum sizlerle! Bu videoların devamının gelmesini istiyorsanız 'beğen... Yalnız Adam 94,619 views. 4:31. Ayşegül Aldinç & Gökhan Türkmen - Durum Leyla (Sözleriyle) (with Lyrics) ... Durum Leyla [Official Acoustic Video] - Ayşegül Aldinç feat. yalnız çiçek whatsapp durum, behzat ç whatsapp durumu, whatsapp durum damar, whatsapp durum dolya, whatsapp durum duygusal, whatsapp durum dini, whatsapp durum dövüş, Dancing polish cow meme at 4 am 1 hour extended version There were tons of comments on my previous dancing polish cow video asking me to make a one hour loop... Aleyna Tilki YALNIZ ÇİÇEK ft. Emrah Karaduman video klibiyle netd müzik'te. Söz: Yıldız Tilbe Müzik: Tarık Sezer Düzenleme: Emrah Karaduman Yönetmen: Aleyna ... Ayşegül İnci’nin, Arpej Müzik etiketiyle yayınlanan 'Zamanı Tamir Eden Adam' albümünde yer alan 'Yalnız Kahvaltı' isimli şarkısı, video klibiyle netd'de. n...